28 Eylül 2014 Pazar

AMA OLDU MU ŞİMDİ YA?...

Her zaman denk gelmez böyle toplu sipariş. Sevinçten havalara uçmuşum. Nasıl hazırlarım, nereden alırım, ne kadar zamanda yapar teslim ederim soruları yıldırım hızıyla kafamda uçuşuyor. Kumaşları Eminönü'nden alırım diyorum. Toptancısını geçen sene keşfetmiştim. Kumaşları gerçekten harikaydı. Üstelik baskı modelleri tam da aradığım modellerdi. Seher'e hemen telefon açtım.

-Seherrr, kalk gidiyoruz hemen! Zavallım şaşkın şaşkın;

-Ne oldu? Nereye gidiyoruz? Ay ben gelemem ki...

Kadın haklı gelemez. Mecbur yalnız gideceğim. Ama 3 top kumaşı nasıl alıp geleceğim o da ayrı bir sorun. Birini bulmam lazım mutlaka. Seher'e kısaca anlattım aldığımız siparişi. Yeni açılan bir kafe nin koltuk, sandalye ve masa örtülerini biz dikeceğiz. Minderler ve yastıklar olacak. Gerçi yastıkları varmış biz sadece yastık kılıflarını değiştireceğiz bir de onlara uygun kocaman minderlerini yapacağız.

                                                                    http://www.brickhousefabrics.com/Music-fabric.html#.VCcpp_l_t_U

Hep hayal ediyordum böyle cafelerin önünden geçerken şunların iç düzenlemelerini biz yapsak neler çıkartırız ortaya kimbilir diye. Nihayet gerçek oldu isteğim.

                                                           
   
                      http://www.brickhousefabrics.com/Music-fabric.html#.VCcpp_l_t_U


Cafe'nin sahibi görüşmek için çağırdığında çok şaşırdım önce, inanamadım. Heyecanla kalkıp gittim görüşmeye. Adam 1,90 boyunda bense 1,55... boynum tutuldu resmen. Allah'tan katalogdan kumaş modellerine bakmak için masaya oturduk da biraz rahatladım. Bir de kibar mı kibar ki dışarıdaki masaya oturmamıza rağmen benden pipo içmek izin istedi. Sigara dumanına karşı hassasiyetim var ama piponun duman kokusunu seviyorum nedense. Tabi fazla olmamak kaydıyla. Bana da nefis bir sakızlı muhallebi istedi içeriden.

-Mutlaka yemelisiniz böyle bir tadı hiç bir yerde bulamazsınız ancak rüyalarınızda yersiniz dedi. O kadar iddialıyız yani diye ekledi.

Gülümseyerek ikramını kabul ettim. Piposunu yakmak için hala benden izin beklediğini fark edince;

-Rica ederim içebilirsiniz, dedim. Ama çaktırmadan da çantamdan kırmızı yelpazemi çıkardım. Duman fazla gelirse sıcak oldu bahanesi ile dağıtırım diye. Kucağıma koydum.

Katalogdan desenleri seçmeden önce nasıl bir yer olacak onu anlatmaya başladı. Nostaljik müziklerin çalınacağı bir yer olacakmış. Gençlerden ziyade orta yaş ve yaşı ilerlemiş grupların burayı tercih etmelerini hedeflemekte imiş. Duvarlarda yer yer eski taş plakları asmayı istediğini söyledi. Tüm dikkatimle kaşlarım havada kendisini dinliyordum.

-Ne tesadüf geçtiğimiz aylarda ben de bir çalışma için Kadıköy'deki eskicilerden taş plaklar almıştım. öylece duruyor isterseniz getiririm bir denersiniz ne dersiniz? dedim.



-Hayret, tam donanımlısınız çok sevindim. diye karşılık verdi.

Bu ipucu ile katalogdan çalışacağımız kumaş ve deseni seçmeye geçtik. Renk olarak soft renkleri tercih ettik çoğunlukla. Desenlerde ise notalar, plaklar mutlaka olacaktı. Aynı zamanda kontras oluşturabilmek için düz desensiz kumaşları da kullanacaktık. Yastık kılıflarında ise hepsinden hazırlanacaktı. Çalışmanın ana hatları belli olduktan sonra izin isteyip kalktım. Kafe'den uzaklaşır uzaklaşmaz Seher'i aradım.

Eve gidince kara kara düşünmeye başladım nasıl gidip alacağım bunca malzemeyi tek başıma diye. İşte tam da böyle zamanlarda insandan çok arabaya ihtiyaç duyuyorum. Arabam olsa şimdi atlayıp gider alırım bütün malzemeleri, top top kumaşları hiç korkmam, hiç kimseye de ihtiyaç duymam diyorum. Ama yok. Ehliyet var araba yok. Niye aldım ki ben bu ehliyeti diyorum kendi kendime. Yıllar sonra, aynı zamanda, Seher ile birlikte gittik sınava girdik ehliyet aldık ama ne o araba kullandı ne de ben. Öylece cüzdanda durup duruyor ehliyet. Gülsek mi ağlasak mı bilmiyoruz. Oysa ne şartlarda gidip almıştık onu. Hatırladıkça hala güleriz. Kursun hiç bir dersine girmemiş evde çalışmıştık birlikte. Sınavdan sonra ikimizde 90 - 95 - 100 alarak sınavı geçmiştik. Kurs hocası gençlere bizi örnek göstermeye çalışmıştı.

-Bakın kursa devam edenler nasıl da sınavı tek seferde geçiyor.

-Hocam biz hiç kursa gelmedik ki...

-Nasıl yani?

-Hocam biz ikimiz de evde çalıştık. Hiç gelmedik derslere. :D

Zavallı hoca ne cevap vereceğini bilememişti. Yani ne diyebilirim ki hoca olmuş, öğrencisinin derse gelip gelmediğini bilmiyor. Cahil desem cahil değil. Sonra direksiyon derslerimize sıra geldi. Direksiyon derslerine başlayacağımız zaman mutfakta yangın çıkmıştı. Üstelik mutfak kasa kasa domateslerle dolu. Salça yapacağız ya aklımız sıra. Direksiyon dersine mi gidelim, Yanan mutfağımı halledelim, salça mı yapalım  öylece bakakalmıştık. Tabiki herşeyi bırakıp 1 günlük gecikme ile direksiyon dersine gitmiştik. Geldiğimizde ikimizinde tüm kasları tutulmuştu. Oysa 30 dakika araba kullanmıştık. Resmen dayak yemiş gibiydik bu halde bir de salça yapmaya girişmiştik. Biz bu haldeyken kızlar okuldan gelip;

- Anne,okul gösterisi için seçilen parça PSY'nin Gangnam Style olacakmış bizi çalıştırır mısınız? demezler mi? Hayda kimdir bu PSY, biz olmuşuz gangam sitili. Bacak kaslarımız kazık gibi olmuş. 

-Yürüyün gidin size bir stil çalıştırırım görürsünüz diyorum kızlara. Hem bize kızıyorlar hem de;

-Stil değil Gangam sıtayl diye tafra yapıyorlar. 

Hey gidi günler. Hatırlıyor musun Seher? İşte böyle şartlarda alınan ehliyet süs niyetine cüzdanda durup duruyor.

Haydi diyorum kendi kendime, rüyan gerçek olacak kalk bir cesaret git Eminönü'ne seç kumaşlarını, iplerini, malzemelerini elbet bir kolaylık olacak.

Çantamı alıp çıkıyorum evden. Güneş gözlerimi kamaştırıyor elimi siper ediyorum gözlerime. Neredeyim? Neresi burası? Bu ışık nereden geliyor?

Aman Allah'ım ben yataktayım hala. Hepsi bir rüya imiş meğer. Ama, ama bu haksızlık! Hayallerimiz, yaşadıklarımız hepsi bir olmuş rüyalarıma girmiş meğer.

Hayallerimiz böyle bir siparişi bir gün alabilmek. Kalanı ise gerçekten birebir yaşadıklarımız.

                                                      --oo--oo--oo--

Bu yazı sevgili birsahnevaraklimda.blogspot.com.tr  bloğunun yazarı sevgili Özge'nin beni mimlemesi nedeniyle yazıldı. onun yazısını okumak isterseniz buraya tık tık.  

İlk mim yazım. Seçilen kelimelerle hikaye oluşturmaya çalıştım Umarım hakkını vermişimdir mimin.

Beni mimlediği için benim küçük kara balığım Özge'ye çok teşekkür ediyorum, beni çok mutlu etti :)

Mim konusu şöyle; pipo, cahil, taş plak, PSY, yelpaze, sakızlı muhallebi, yastık kılıfı, ehliyet  
Bu kelimelerle bir hikaye yada istediğimiz bir şey yazmamız gerekiyor.

Ben de  Sevgili Emrah Özdemir'i, Beyza Aydın Başer'i ve tabiki Evdeyazar'ı mimliyorum, heyecanla yazılarını bekliyorum :)





24 Eylül 2014 Çarşamba

BİR SEVDA MASALI...

Canıma, Sevda'ma, kardeşime. Eskimeyen sevgimize... 


Eskiden yeterdim kendime. Artardım bile. Şimdi ne yapsam nafile!

Ve Kim demiş 'can eskimez' diye. Bu can tedirgin tende.


Can da eskimiş. Ben de.


______ Bedri Rahmi Eyüboğlu



                               (İlkokulda ben. Gelinin hemen yanında. Kafasında kocaman beyaz kurdele olan tek kız.)


Bu gün çoştum yine dalgalanıyorum ben modundayım yarına Allah kerim...


Düşüyoruz, kalkıyoruz, dizimiz kanıyor, yüzümüz gülüyor, yine gidip yine düşüyoruz.
Bize çocuk diyorlar bir de.
Bilmiyorlar ki gerçek mutluluk burda.
Düştüğünde kolundan tutup kaldıracak oyun arkadaşların var.
Seninle birlikte eve kadar gelip annenin sana fırçasını atmasına engel olacak kocaman yürekli arkadaşların dostların var.

Bu gün çocuk oldum ben yine. Dün geceden beri çocukluğuma döndüm öyle kaldım. Yıllar öncesinde bıraktığım, ruhumun gizli yarısını buldum dün akşamüzeri.

Sevdam...

ilkokul 3 veya 4 sınıfa gidiyor olabilirim hatırlamıyorum. Onlar 1. katta biz 3. katta bahçeli bir evde oturuyorduk. Benden 1 yaş büyük bir üst sınıfta. İnce telli sarı saçlarını, muzip gülüşünü hatırlıyorum. 4 kız hep birlikte onların evinde kapı pervazlarına tırmandığımızı. En yukarı çıkınca da oradan aşağı sallandığımızı. Bunu hatırlıyorum çünkü en küçük ben olduğum için çelimsiz kollarım, parmaklarım taşıyamamıştı beni malum ... üstü düşüvermiştim güm diye. Ne çok korkmuştuk, ağlamıştım yaşlarla. Sarılmıştı sımsıkı, benimle birlikte üzülmüştü. Ablalarımıza fırça atmıştı sizin yüzünüzden düştü diye. Bunu hiç unutmadım bunca yıldır. Sessiz sakin ama bir o kadar sıcaktı benim Sevdam. Merhametli, ince düşünceli ve hassas...  

Sonra onlar gittiler hep birlikte başka bir şehre. Denizi olan bir şehre Deniz'i de yanlarına alarak. Biz denizi olmayan yerde yaşamayanlardanız. Deniz de biz kızların en küçüğüydü. Tekne kazıntısı Burak'tan önce. Deniz ile benim küçük maceralarım var yaşanmış. Güzel ve özel anılar oldu hep benim için.

Bizim ilk okul ile evimizin olduğu yer arası yaklaşık 1,5 km kadardı. Cami de hemen okulun yakınında. Öyle her mahallede cami yoktu o zaman. Yaz tatillerinde bir heves camiye Kur'an öğrenmeye giderdim. Ama hep elifba da kalırdım ne hikmetse. Hoca bir gelir bir gelmez biz de cami içinde koştur koştur halde olurduk. Maksat eğlenmek olurdu. Deniz henüz okula gitmiyordu veya 1. sınıf olabilir hatırlamıyorum. Aynı apartmanda oturmuyorduk artık onlar göl kenarında daha yüksek bir apartmana taşınmışlardı. Bana beni de götürür müsün camiye demişti. Ben çocuk, o daha da çocuk.... Ben her sabah evden çıkıyor, önce tren yolunu aşıp göl kenarına gidiyor Deniz'i alıyor sonra birlikte tekrar tren yoluna çıkıp oradan 1,5 km okulun oraya gidiyorduk. Yine birlikte dönüyor önce onu evine bırakıyor sonra kendim eve gidiyordum. Bir yaz böyle gittik geldik. Ne annesi ne annem demediler ki “aman çocuklar siz tek başınıza nasıl gidip gelirsiniz? Kızım sen bu küçücük çocuğa sahip çıkabilir misin? Tamam dediler, gidin, dikkatli olun...
Ablaydım ben. Sevdam benim kankardeşimdi. Deniz de kankardeşimin kardeşi...

Siz kankardeşliği bilir misiniz? Duymuşsunuzdur, hatta belki içinizde kankardeşliği yapmış olanlar da vardır. Biz Sevda'm ile gizlice kimse görmeden kankardeşi olmuştuk. Nasıl mutlu olmuştum. O da olmuştu. Kankardeş olduğumuzdan bu yana 39 yıl geçmiş dile kolay.

Sonra onlar göl kenarındaki o evden denizi olan şehre gittiler ve orda kaldılar. Ben de denizi olmayan bir şehre gittim ilkokulu bitirdiğimde. Ama ben tek başıma gittim onlarsa hep birlikte. Yatılı okul şubat tatillerinden birinde İstanbul'a eve gitmek yerine bu tatil ben kankardeşime gideceğim deyip yola çıktım. Beni özleyen annem ve ablam da İstanbul'dan kalkıp denizi olan şehre geldiler beni görmek için. 15 gün rüya gibi geçti. Bir daha yıllar sonra gittim 2 kez. Sonra rüzgarın önünde savrulduk durduk. Daha doğrusu o hep oradaydı ben savruldum bir o yana bir bu yana. Ama hep yüreğimde, yüreğimin bir kenarında gizli bir yerinde sakladım sımsıkı Sevda'mı. Taki dün izine rastlayıncaya kadar. Şimdi saklı bohçalardaki o gizli hazinelerimi açtım bir bir. Döktüm orta yere tüm birikmişlerimi. Çocuk oldum, kardeş oldum, kankardeş oldum. Sevda oldum sevdam oldum. Kusura bakmayın biraz ağlamaklı oldum. 25 yıl önce son kez gördüğümden bu yana birikmişlerimi böyle umarsızca ortaya sermek, olduğu gibi, düşünmeden içinden geldiği gibi aktarmak bu yazdıklarım... Noktasını virgülünü değiştirmeden, yazdığım gibi, okuduğunuz gibi... 

Bahar yüzlü kardeşim, hoş geldin, sefalar getirdin...




7 Eylül 2014 Pazar

HİÇ TANIŞMAYALIM O ZAMAN !...

Telefonum çalıyor,

-diririditdiri!  diridiriditdiri... (melodisi tabi bu değil ama idare edin artık)

Bakıyorum 0212 ile başlayan sabit bir hat. Kayıtlı değil açıyorum. Künyeme varıncaya kadar baştan sona ismimi sayıyor karşımdaki kız.

Bir de üstüne;

-Siz misiniz? diye soruyor. Ben de ona soruyorum;

-Siz kimsiniz?

-... Medikal sağlık hizmetlerinden arıyorum.

-Eee benim numaramı nerden aldınız?

-Efendim bu kişi siz misiniz?

-Diyelim ki benim, benim numaramı nereden aldınız? (ne salak bir soru hem benim numaramı nereden aldınız diyorum hem de siz misiniz diyor bana? Ben de salakça bir yanıtla "diyelim ki benim!" diyorum)

-Efenim biz İstanbul, Bursa, Kocaeli vs. bölgelerinde kansere yatkınlığın fazla olduğunu tesbit ettik.

-Eeeeee?

-Bu bölgelerde oturup da çekap yaptırmamış ailelerin telefonlarını tesbit ettik...

-Nassı tesbit ettiniz?

-İşte efenim dinleseniz anlatıyorum. (Salağım ya ben dinlemiyorum)

-Dinliyorum zaten de nasıl tesbit ettiniz benim numaramı?

-Efenim, tavsiye üzerine oluyor ehem öhöm (kekelemeler, dil sürçmeleri)

-Hee tavsiye eden kim?

-Efenim biz onları tanımıyoruz, aslında sizi de tanımıyoruz. Biz sadece...

-İyi, TANIŞMAYALIM O ZAMAN, HATTA HİÇ TANIŞMAYALIM!

-efenim teşekkür ederiz, siz bilirsiniz kem küm.  dıtt dıtttttttttt (tarafımdan kapatılmak suretiyle son gelen ses dıttttt idi.

Diyeceksiniz ki tanımadığın numaraları neden açıyorsun? Açıyorum çünkü telefonum aynı zamanda şirket hattı. Aynı zamanda yıllardır kullandığım şahsi hattım. Bir kaç yıl evvel birilerinin! aklına uyarak hattımı şirket hattı yaptıydım. Şimdi ise üzerime almam biraz problemli. 1 yıl taahütlü yeni tarifeye geçtim. 1 yıl sonra yeni bir hat alıp bunu terk edeceğim. Belki de etmem ona o zaman karar vereceğim ama şundan eminim ki yeni hat da alsam bununla da devam etsem genel yaşanılan bir sorun var. GSM hatlarının böyle fütursuzca erişiliyor olması. Mesajlar örneğin. Spam mesajları. Ben Maltepe'li değilim, semtinden de geçmem çünkü ters yönde kalıyor bize. Ama seçim zamanı Maltepe belediye başkan adayları bana mesaj gönderdiler sürekli. Bayram seyran kandil bilumum kutlamaları sağolsun geliyor. Haybeye haberdar oluyorum. Hele şu okul, dershane mevzuları sormayın. İyi ki çocuklarımızın okul kayıtları, dershane kayıtları oluyor. Anam sanki ciğer kokusu almış kediler gibi dört bir koldan sürekli mesaj gönderiyorlar. Bizim dershanemiz falanca da kayıtlar şöyle, bizim okulumuzda kayıtlar böyle, bizim ki, bizim ki... Valla bizden iyi takip ediyorlar çocuklarımızı pes doğrusu. Liseye kayıt yaptıracak öğrencimiz yok ama onlardan bile hala geliyor mesajlar. Buradan duyuruyorum

- Biz artık üniversiteliyiz. İlkokul, orta okul, lise öğrencimiz kalmadıııııı!. :))))




Aslında böyle taciz telefonlarını konuşmadan çat diye kapatıyorum ama bugün biraz deliliğim tutu. Bak şimdi o kıza da acıdım. Sonuçta o da orada çalışan biri. Ha o işi yapmış ha yerleri paspaslamış ne farkeder. Görev vermişler yapıyor. - Yine içimdeki insan sevgisi ayağa kalktı :(  - Ben asıl bu sistemi pazarlama yöntemi olarak kullanıp para kazanan işletmelerden, kurumlardan bunları denetlemeyen, önünü kesmeyenlerden şikayetçiyim. Yıllar önce yine böyle bir pazarlama tuzağına düşmüş biri olarak çooook yakından biliyorum. Allah'tan ucuz atlattım, paramı kurtardım. Anında bankamı bilgilendirip bloke koydurdum ve kartımı iptal ettim. Böylece hesaplarına geçmeden önledim. Ama ya farketmeseydim. Ya internet bankacılığından girip kontrol etmeseydim haberim ancak ekstrem geldikten sonra olacaktı. Kartımdaki -zaten kısıtlı olan- limitim onların hesabına geçmiş olacaktı ki ondan sonra geri almak imkansız olacaktı. Çünkü adamlar öyle bir tezgah kuruyorlar ki elini verdin mi kolunu bırak her şeyini kaptırmış oluyorsun. Ertesi gün tüketici hakları heyetine gidip bir de onlara danıştım. Meğer öyle çok mağdur varmış ki aynı ve benzer firmalardan bana anında müdahale ettiğimden dolayı şanslı olduğumu söylediler. Firma eğer sizi taciz etmeye devam ederse o zaman farklı yöntem izleriz ama şimdilik sizin için bir sorun teşkil etmiyorlar dediler. Kaç senedir bıkmadan hala arıyorlar telefonumun rehberinde "yüzsüzler 1" diye kayıtlı. Neden "1" çünkü böyle yüzsüzlerden biri de ilaçlama firmaları. 6 yıldır düşün yakamdan dememe rağmen ısrarla aramaya devam ediyorlar bu firmada 2. si. Bir kez ilaçlatma gafletinde bulunduk ama hiç memnun kalmadık. Defalarca söylememize rağmen farklı farklı numaralardan arayarak hala daha "ilaçlama zamanınız geldi ne zaman gelelim" gibi sorularla arayabiliyorlar. Eskiden 800'lü numaraları kullanırlardı. Sonra 444 lü numaralardan aramaya başladılar sonra gsm hattı şimdilerde de sabit hatlardan arayarak bizleri şaşırtmaya çalışıyorlar. Çünkü biliyorlar ki numaraları afişe oldu yeni hatlarla aramalara devam diyorlar.



Bazen insanın eşekten düşmesi lazım gelirmiş. Ben de düşenlerdenim. Şimdi hem eşeğimi hem kendimi sağlam kazığa bağlayanlardanım.

Kart kullanmıyorum. Hesabımda param da yok. Ohhh miss. Nakit yaşamak en güzeli. Eskiye dönüş gibisi yokmuş. Kampanyalarda gözüm yok, pazarlama taktikleri bana sökmüyor. Nakitim varsa cebimde ihtiyacım neyse sadece onu alarak hem tüketim israfı yapmıyor hem de canım sıkılmıyor. En son bir bankaya şunu söyledim. "Sizin bankanız beni üzdü, müşteri temsilcim de beni üzdü. Kesmeyin dediğim halde, otomatik ödeme tanımladığım halde hesap işletim ücretini haksız olarak kestiniz. Bu yüzden artık ağzınızla kuş tutsanız benim için değeri kalmadı. Hiç bir önerinizi kabul etmiyor eskileri de yenilemiyorum. Mümkün olan en kısa zamanda da hayatımdan tamamen çıkartacağım bankanızı" Karşımdaki beyefendi "Çok haklısınız malesef hep bu yönde şikayet alıyoruz ve özür dileriz" dedi.

Bilseniz içinizde biriktirdiğiniz haksızlıkları böyle seviyeli bir şekilde karşı tarafa aktarmak nasıl iyi geliyor insana. Hakaret etmeden,çirkinleşmeden, çirkinleştirmeden yapmalı ama. Samimi ve dürüst bir şekilde.





Eh insan yana yana pişiyormuş. Yemek gibi kaynaya kaynaya değil. Biz de yana yana pişiyoruz.

Artık içimden değil dışımdan da söyleyebiliyorum böylesi yüzsüzlere "Hiç tanışmayalım o zaman..."


Sevgi ve muhabbetle güzellik dolu günler...


29 Ağustos 2014 Cuma

ÇOK ÖZEL VE GÜZEL BİR AŞK : PİA

Yaklaşık 2 yıl önce bu eve taşındığımızda apartmanın içinde bir minik kedi vardı. 4 kardeş olarak doğduktan sonra apartmana sığınmışlar. 3'ü ölmüş biri yaşamış. Ama nasıl sevimli, nasıl güzel bakıyor sevmemek imkansızdı. Çocukların ara sıra;

-Anne eve alalım mııı? sorularına hep 

-Hayır olmaz, evde bakamayız" yanıtı verdim. 

Açıkçası benim çocukluğumdan beri kedimiz, köpeğimiz, kuşumuz, balığımız, hatta tavuğumuz bile oldu evimizde. Kendimi bildim bileli kimi evin içinde kimi bahçede, kimi de balkonda olmak üzere evimizde bir hayvan mutlaka vardı. Eee ne var gayet normal diyebilirsiniz belki ama İstanbul'da doğup büyüyen birinin hele de apartman kültürü ile... Çocukluğumda genellikle 2-3 katlı bahçeli evlerde oturduk ama sonra ilkokul 2. sınıftan itibaren apartmanda oturduk hep. Apartman katında hayvan beslemek, bakmak öyle bahçeli evde bakmak kadar kolay değil. Evlendikten sonra da ilk olarak balığımız, sonra 2 kuşumuz, 2 tavşanımız, 2 pekin ördeğimiz ve bir sokak kedimiz oldu farklı zamanlarda ve de  hep kısa süreliğine. O zamanlarda ben de çalışmıyordum yani evde mutlaka biri vardı.Oya şimdi çalışıyorum bazen evde kimse olmayabiliyor.  Açıkçası sorumluğunu almaktan korkuyordum. Bu yüzden bu apartman kedisini sadece sevdik eve almadık.

Zaman içinde büyüdü bu kedicik. Ergenliğe erişir erişmez ilk yavrusunu dünyaya getirdi. Sonra tekrar, tekrar ve de tekrar doğumlar yaptı. Ama her seferinde yavrular mahallenin erkek kedileri (ki onlar muhtemelen de babaları) tarafından teker teker katledildiler. (Kediler dünyasında da malesef erkek egemonyası var) En son 3 tane yavrusu olmuş, 2 si yine katledilmiş bir tane kalmıştı. O da tıpkı annesinin kopyası olan bir yavru.

 Karşı komşum Kadriye hanım  Ramazandan önce benden bir ricada bulundu. 20 günlüğüne memlekete gideceğini, geçen sene kedi ve yavruları yüzünden gidemediğini bu sene gitmek istediğini söyledi. 

-Ben yokken anne kedi ile yavrusunu besler misin? diye sordu.


 
(Anne kedinin sevimli halleri. Adım attıkça kafasını ayağımızın üstüne koyarak "gitme beni sev" diye yol kesmesi. Herkese değil elbette sadece sevdiklerine karşı yapıyor bunu.)

Zaman zaman anne kediye ben de yiyecek veriyordum. Hatta kedisever komşularımız da ara ara veriyorlardı. Ama Kadriye hanım aksatmadan düzenli olarak 3 öğün veriyormuş meğer. Ancak kedisevmez komşularımız bu durumdan çok şikayetçiydiler. Önce apartmanın içinden attılar onu şimdi de bahçeden atmak istiyorlardı. Pireleniyormuşuz!... 

-Merak etme sen için rahat olarak git, elimden geldiğince onları besleyeceğim, dedim. 

Ertesi sabah gitmeden önce kapımı çaldı ve ağzına kadar yiyecekle dolu bir torba verdi. Kedilerin kuru maması, yemek kapları, sütler falan. Yani içimden pes demekle birlikte demek bu kadar sevilebiliyormuş bir sokak kedisi dedim. Üstelik Kadriye hanım bu kedi ile tanışmadan önce kedilerden korkan biri imiş. Şimdi kendi bile inanamıyor bu duruma.

Böylece sabah işe giderken akşam geldikten sonra kedilere yiyeceklerini vermeye başladım. Ancak gördüm ki sırf erkek kediler pusuda değilmiş, anne kedi de kalan tek yavrusuna tıslamaya başlamış. Eee 3,5 aylık oldun artık git kendi bölgeni belirle ve yaşa diyor aklı sıra. Yavru kedicik yiyeceğini zor bela yiyebiliyor. Güvenle yemesi için bir süre yanında bekliyordum. Baktım olacak gibi değil bir pire tasması aldım. En azından Kadriye gelinceye kadar apartmanın içinde veya evin içinde zaman zaman beslerim diye. Sonra gerisi geldi tabi. O bize biz ona aşık olduk. Ancak yine de eve kesin olarak almadan mahallemizdeki veterinere gittim bir sokak kedisini eve almanın ne gibi sakıncaları olduğunu, ne yapılması gerektiği hakkında sorular sordum.. Sağolsun doktor hanım çok yardımcı oldu. Ancak aşıları konusunda fazla bütçe ayıramayacağımı söyleyince elinden gelen tüm kolaylığı göstereceğini belirtti. Böylelikle yavru kedi akşam işten geldikten sonra artık eve alınmış oldu. 

İlk gün o da tedirgindi biz de. Kumunu hemen benimsedi. Yatağında uyuması için yatağının kenarında oturup 10-15 dk. onu okşayarak uyumasını sağlıyordum. Yoksa yatak odamın kapısının önünde ağlıyordu aç kapıyı diye.

Onun eve gelişi tam Ramazana denk geldiğinden ev halkı olarak bir yatıp bir kalkıyoruz. Zavallıcık sabah oldu modunda uyanıp oynamak istiyor. Bense yarı uyur vaziyette sahurdan sonra onu uyutma derdindeydim.  2. haftadan itibaren artık daha fazla direnemedim ve kedicik ayak ucumda yatar oldu. Eğer buna rağmen uyumuyorsa kendini koridorda buluyor biraz yalvarıyor sonra içeri tekrar alıyordum. O zaman kıvrılıp uyuyordu. 


Mutfakta kuralları en baştan koyduk ve taviz vermedik. Yani yemek yerken bizi rahatsız etmiyor, yemeklerimize yaklaşmıyor.

Artık öyle alıştı ki bizimle yaşamaya biz de onsuz evin ne kadar boş olacağını anladık. Sabahları beni uyandırmak için ayağıma dokunuyor, yalıyor. Gelip yüzüme bakıyor uyanmadıysam göz kapağıma dokunup kaçıyor. Bazen de pıtır pıtır odanın içinde bir oraya bir buraya koşup ses yapıyor ki uyanayım diye. Kızımın üzerinde zıplıyor, saçını çekiyor uyansın diye. Oğluma da aynı şekilde. Ama oğlum kedi çok hareketliyse odasına almıyor, sakin olduğunda kapısını açıyordu. Alıştı hemen kurala. Sonra kapı açık olsa da kapının önünde öylece duruyor. İçeriden "gel" daveti bekliyor. 



Kırmızı kumaştan oyun topu yaptım ona. En sevdiği oyuncağı bu. Her yere taşıyoruz onu. Gece yatağa bile onunla geliyor. Tıpkı köpeklerin fırlat-tut oyuncağını yakalayıp sahibine geri getirmesi gibi ben topu atıyorum o ağzına alıp geri bana getiriyor. Acayip bir başka davranışı da bizim dışarı çıkmak için hazırlandığımızı görünce o da dışarı çıkmak istiyorsa gidip taşıma çantasının içine girip kapısını patisi ile kapatıyor. Beni de dışarı çıkar diyor. Bir sokak kedisinden beklenmeyen davranışlar. 

Saçlambaç ve ebelemece oynuyor. Evet gerçekten saklambaç oynuyor. Buldum seni diye üstüne gidince de onunla o an kim oynuyorsa ebeleyerek hızlıca kaçıp tekrar saklanıyor. Oynamak istiyorsa gelip ikide birde patisi ile vurarak oynamak istiyorum diyor. Tıpkı küçük bir çocuk gibi.

İlle benimle yatıyor akşamları. Ben yatağa gitmediğim müddetçe asla gidip yatağa yatmıyor. Nereyi bulursa orada kıvrılıp uyuyor. 


Ve ne kadar derin uyursa uyusun ben ayağa kalktığım anda hooop o da kalkıp benim peşime düşüyor. Sonuç ben daha yatağa yatmadan o yerini almış beni bekliyor. :) 



Akşam eve gittiğimizde kapıdan girer girmez ayaklarımıza kafasını koyuyor. Etrafımızda dört dönüyor, kendince konuşuyor bizimle. Açıkçası eve en erken giden bu güzellikleri yaşıyor. Sonra gelenlere bu kadar fazla iltifat etmiyor minik haylaz. :) 

İyi ki bu sokak kedisini eve almışız. Evimize mutluluk getirdi. Artık 'o bir küçük hanfendü' ;)))

Anne kedi -ki ona herkes kendince bir isim takmış ben minnoş diyorum- meğer tekrar hamileymiş. biz Pia'mızı eve aldıktan hemen sonra bu kez 4 yavru dünyaya getirdi. Yine bahçedeler. Ama erkek kediler ne kadar izin verecek yaşamalarına belli değil. :(

Kedi sever komşularımız eve aldığımız, artık bizim kızımız olan PİA nın kardeşleri gibi ölmediğini bizim evde olduğunu öğrendiklerinde ciddi ciddi ne çok dua ettiler duyunca ben bile şaşırdım. Meğer ne çok seveni varmış kızımızın. Sayesinde bir sürü hayır dua aldık. 

Kedi besleyenlere çok tanıdık geliyordur yazdıklarım. Her anneye yavrusu ayrı güzel görünür. İstisnalar hariç tüm anneler kendi çocuklarının dünyanın en güzel çocuğu olduğunu, en zeki, en akıllı, en becerikli çocuk olduğunu düşünür ve ifade eder. Kuzguna bile yavrusu güzel gelirmiş derler ya aynen öyle. Bizim minik kızımızda aynı şekilde bize dünyanın en güzel, en akıllı kedisi olarak geliyor kusura bakmayın. 

Sevgi her şeyin başı. Asıl sevmeyi bilmeyenden korkmak gerek. Sadece insanı sevmek, hayvanı sevmek de değil, bitkiyi, canlı cansız tüm varlığı sevmek ve saygı göstermek. Seven bir kalp sevdiğine bilerek ve isteyerek asla zarar vermez. Büyüklerimizin şu sözü ne kadar güzel ifade etmiş "Sevmeyende, sevilmeyende hayır yoktur!" 

Hoşgeldin hayatımıza PİA... 


10 Ağustos 2014 Pazar

UZAKLARDAN YAKIN BİRİ...

Bir blog sahibi olarak zaman zaman yeni keşiflere çıkıyorum herkes gibi. Genellikle takip ettiğim bir blogda yayınlanan bir yazıya yapılan yorumlardan "hmmm bu da kim böyle" diyerek dikkatimi çeken kişinin peşine takılıyorum. Karşıma çıkan kişi eğer sadece yorumda okuduğum cümlesi ile kalacak biriyse fazla oyalanmadan terk ediyorum sayfasını. Yok gerçekten altı dolu, takip etmeye değecek biri ise hemen abonesi oluyorum. Hatta bir süre bloğunu, paylaştıklarını inceliyorum. Onu tanımaya çalışıyorum kendimce. Fakat bazen öyle kişilere rastlıyorum ki adeta sıkı takipçisi oluyorum. Pek çok kişi benim gibidir mutlaka. Bunda bir abartı yok diyebilirsiniz. Amenna. Bu durum bana yepyeni fikirler veriyor, bakış açımı zenginleştiriyor. Bir de beni az çok takip ediyorsanız bilirsiniz, başarılı, savaşçı, azimli kadınları anlatmak, tanıtmak başka kadınlara örnek olmasını sağlamak amacıyla zaman zaman yazılar yazarım. 

Bunlardan biri bir süredir takipte olduğum yolunneresindeyim.blogspot.com.tr sahibi Sergül Kato. 



Blogunu 2008 de oluşturmuş anladığım kadarıyla. 7 yıldır Japonya'da yaşayan bir Türk kızı. Japon balığım dediği Yoshi ile evli.


Türkiye'de anaokulu öğretmenliği yapmış. Japonya ya gidince tercümanlık, Türkçe öğretmenliği gibi farklı dönemsel işler yapmış. Türkiye de yayınlanan İstanbul&İstanbul dergisi, Ankara Life dergisi gibi dergiler de röportajları yayınlanmış. Bloğunda tüm macerasını ara ara anlatmış. Ama asıl beni etkileyen çektiği videolar. Hani bloglarımıza hepimiz öyle yada böyle yazılar yazıyoruz. Kimi moda, kimi makyaj, kimi teknoloji, kimi günlük, kimi şu kimi bu hakkında. Her telden yazan veya niş konularda yazanlarız. Ama yazdıklarımızla yaşadıklarımız ne kadar örtüşüyor pek net bilemiyoruz. İşte Sergül Kato yazdıklarıyla yaşadıkları tam örtüşen bir blog sahibi. Hatta bazen iki satır yazıp anlatmak istediklerini eklediği video ile aktaran biri. Japonya'da günlük hayat, tecrübeleri, denemeleri, tanıtımları eşi Yoshi ile birlikte çektikleri videolarla paylaşıyorlar. Doğal, içten ve samimi video çekimlerini izlerken siz de Sergül'ün kahkahalarına katılıyorsunuz ister istemez. Yoshi'nin yarım Türkçesi ile sohbete katılması da ayrı güzel. İlk kez aldıkları bir şekeri aynı anda ağızlarına atarak  veya mentollü göz damlasını damlatarak tepkilerini, edindikleri izlenimleri, düşüncelerini videolarında görüyorsunuz. Bunlar gayet normal, böyle çok paylaşım var diyebilirsiniz. Tamam onda da haklısınız. Ama ben bu kıza niye bu kadar takıldım kaldım biliyor musunuz? Bir kere tamamen doğal biri. Çok genç olmasına rağmen cesurca bir işe kalkışmış. Bu nasıl bir kendine güvendir ki abartısız, yapmacıksız olduğu gibi çekmiş ve yayınlamış. Ay şimdi beni böyle görmesinler, biraz makyaj yapayım, üstüme şık birşey giyeyim, ay yine dudağımda uçuk var şimdi kendimi çekmeyeyim, evim dağınık göstermeyeyim dememiş. Ben buyum demiş kısacası. Attığı kahkaları, eşine takılmaları, anne ile birlikte gelen soruları samimi olarak yanıtlamaları hepsi çok doğal bir halde. Bu durum 2012 de ona bir ödül de getirmiş. Bumerang En Çalışkan Blog kategorisinde 1. olmuş. 

Bloğunda yazdıklarıyla, paylaştığı videolarla Japonya da günlük hayat, yaşam felsefesi, japonlar hakkında pek çok şeyi bu sayede birinci elden öğrenmiş oluyorsunuz. Çoğunluk takipçileri gençler. Japon anime sevdalıları. Japonya da yaşamaya özenenler yakından takip ediyor ve sık sık sorular soruyorlar kendisine. Sergül Kato onlara verdiği yanıtlarda da tamamen samimi ve dürüst davranıyor. Hatta bir yazısında Sergül ve Japonya başlığı altında bir iç dökme yazısı yazarak Japonya ya duyduğu aşk ve nefreti dile getirmiş. 


"Sergül abla ben de senin gibi Japonla evlenip,Japonya'ya gelip kırtasiye alışverişi yapmak istiyorum" 

gibi mail atanlara verdiği yanıt bir tokat gibi adeta. Açıkçası bu yazısında tam bir iç dökme yaparak adeta Japonya'nın, Japonların arka sokağını göstermiş okurlarına. Yalansız, abartısız bir iç dökme.  

Bloğunda sadece Japonya ya dair değil yazdıkları anlattıkları. Türkiye'de yaşayan ailesini de anlatmış zaman zaman. Annesini, anneannesini, ablasını, görüşmediği babalarını, çok özel biri olduğunu söylediği kardeşini de anlatmış. Engelli demiyorum onun için farklı özel biri olan kardeşini anlattığı yazısının sonunda şöyle demiş Sergül; 

"Bunları neden mi anlattım.Belki sizin de yanınızda,yörenizde belki de ailenizde böyle bir melek vardır.
Onlara acımayın diye!
Onlar sevgiyi ve sahiciliği çok güzel anlıyorlar.
Sahte yakınlıklar,sahte gülümsemeler ve sahte sevecenlikler onlara sökmüyor.
Bir daha 'engelli' bir birey ile karşılaştığınızda kendi 'engelinizi' bir kenara bırakıp gerçek duygularınızla yaklaşın ona.Bakın size nasıl karşılık verecek!
Bizim kardeşimizle ilişkimiz her şeyin ötesinde ve üzerindedir.
Onun ablası olmaktan gurur duyuyorum.Onun sayesinde farklı bir birey oldum ben!
O okuyamasa da burayı ben çok teşekkür ediyorum ona bir kere daha!Dünyaya gelmek için bizi seçtiği için!"


Van depreminde ölen Japon doktor için Japon medyasında neler yazıldı diye merak eden Cengiz Semercioğlu NTV radyo'dan canlı olarak Sergül ile bağlantı kurarak ona sormuş verilen tepkiyi bunu da Japonya Farkı başlıklı yazısında anlatmış. Bunun gibi bir başka örnekler var. Tüm bu tecrübelerini bir bir yazmış paylaşmış Sergül. 

Kimi bloglar vardır geriye dönük yazılarının başlıklarına göre ilginizi çeken varsa girip okursunuz. Sergül'ün Yolunneresindeyim bloğunda paylaştığı 2008-2014 yılı arasındaki tüm yazılarını hiç sıkılmadan her daim taze olarak okuyabilirsiniz. Ben kendisini çok sevdim. Eşi Yoshi'yi, annesini, anneannesini çok sevdim. Hiç bir zaman gitmeyeceğim, gitmeyi de düşünmediğim Japonya'yı sayesinde tanımış, gitmiş kadar oldum. 





Böyle zamanlarda iyiki internet var diyorum. Sergül bana göre uzaklardan yakın biri. 

Eee sizlerinde böyle keşifleri varsa paylaşın biz de öğrenelim ne dersiniz?

Sevgi ve muhabbetle kalın, hoşça kalın...  


                                                         

ps: Bu yazıyı yayınlamadan önce Sergül'e mail atıp izin istedim her zaman yaptığım üzere. Bana geri dönüşü yine çok içtendi. Bu tatlı yol arkadaşlığında ona "yolun neresinde olursan ol her zaman yolun açık olsun Sergül Kato" diyorum.  
                                                                 


9 Ağustos 2014 Cumartesi

İLK OYUMU KİME Mİ VERDİM?

Geçmişe gidip kirli çıkınımı kurcaladım. Hani eskiden derdik annelerimize "sen kirli çıkısındır vardır kenarda köşede sakladığın birşeyler..." Ben de yazmak için geçmiş çıkınımı kurcaladım bu kez.


İlk oyumu 1987 Genel seçimlerdi yanlış hatırlamıyorsam o zaman kullanmıştım. 21 yaşındaydım. İlk kez oy kullanacaktım. Babam demokrat partili annem karaoğlancı. Ablalarım da aynı şekilde karaoğlan. Seksen öncesini bizzat yaşamıştık herkes gibi. Televizyon evlerimize girdikten sonra siyaset kahve köşelerinden evlere taşınmış, ev hanımları da siyaset hakkında yorum yapar hale gelmişti. 80 öncesi sık sık hükümet değişikliği olurdu. Siyasilerin propaganda konuşmalarını TV'den izler sanki duyuyorlarmış gibi seslenirler, alkışlarlardı annem ve ahiretliği Melahat teyze. Henüz çocuktum onların hallerine bakar gülerdim. Koca kadınlar nasılda coşuyorlar diye. 2 ablam yetişkindi ve hem sağ hem de sol görüşlü arkadaşları vardı. Her ne kadar birbirlerine zıt ve düşman olsalar da ortak arkadaşların olması gayet normaldi. Aynı mahallenin çocukları sonuçta.

Babam öyle bir babaydı ki 3 kızım var, 3 tane daha olsa yine yüksünmem derdi. Bir oğlu olmuş o da doğumda ölmüş. Benim kızlarım erkek gibi, ne yapayım erkek çocuğunu derdi. Kendi her ne kadar demokrat partili olsa da ne anneme ne de ablalarıma siyasi anlamda baskı yapmazdı. Ablalarıma sonra da bana; sadece bir görüşü öğrenmekle kalmayın sakın, diğerlerini de mutlaka öğrenin kendi doğrunuzu kendiniz bulun derdi.

İlk oyumu Değirmendere'de otururken kullanmıştım. Oy kullanmaya annem ve babamla gitmiştik. Yolda babama dönüp sordum nasıl kullanacağım diye. Babam sorumu doğru anlayıp nasıl kullanacağımı anlattı. Annem ise nasıl sorumu kime diye algılayıp hemen yönlendirme yaptı. Babam annemin bu yönlendirmesine kızarak;

-Yahu kadın, kız kime kullanacağım oyumu demedi, nasıl kullanacağım dedi. Kime oy vereceğini bırak da kendi karar versin.

-Aaa, ilk kez kullanacak o, heyecanlanır sonra kime vereceğini bilemez. Kızım sen beyaz güvercine ver tamam mı?

Babam bir la havle çekip bana döndü;

-Kızım sen annene bakma, bu yaşına kadar iyi kötü bir şeyler gözlemlemişsindir. Gönlünden geçene ver olur mu? dedi.

D.dere İ.Ö.Okuluna girip oyumuzu kullandık. Dışarı çıkıp eve giderken annem dayanamadı tabiki.
-Mine kime verdin oyunu? Beyaz güvercine değil mi?

Babam bir ters baktı, bir ters baktı anneme sormayın. Bana;

-Kızım kime oy verdin ise verdin bunu paylaşmak zorunda değilsin. O senin bileceğin birşey. Kadın ben sana soruyor muyum? Bu güne kadar hiç sordum mu? Diğerlerine sordum mu? Yoooo. Öyleyse sen niye soruyorsun kıza?

Annem altta kalır mı?

- Eee ben hiç saklamıyorum ki? Ne var yani o da söylese, yiyecekler mi oyunu?

-Yerler belki... Kızım sen annene bakma, eğer oyumuzu kime verdiğimizi herkesin bilmesi gerekseydi açık olarak herkesin içinde mühürü basar zarfa falan koymazdık. O perdenin arkasında sen tek girdin bu yüzden orada yaptığın senin özelin. Boşver anneni...

Tüm bu didişmelere karşı hep güldüm. Ama kime oy verdiğimi baba nasihatı söylemedim. Eee asıl mesele oy vermek değildi benim için büyümekti. Yani oy kullanma hakkını bana veren devlet, hükümet bana sen artık büyüdün diyordu. Adam yerine koyuyordu. Bu egomu okşuyordu açıkçası. Ama içim rahat mıydı? Yok değildi. Her ne kadar siyasi partilerin görüşlerini, düşüncelerini bilsem de gelecek için hangisinin en doğrusu olduğunun analizini yapabilecek bilgi ve birikimde değildim henüz. Acaba doğru bir seçim mi yapmıştım kararsızdım. Ama bu benim gizli sırrımdı. Bir daha asla o ilk oy kullanma heyecanını yaşamadım. Nasıl kullanacağımı, ne olacağını biliyordum artık. Ancak uzun bir süre oy kullanırken acaba doğru partiye mi oyumu veriyorum endişesi hep oldu. Zaman içinde kişilikle birlikte bilgi, birikim, tecrübe de artıyor. Okuyorsun, izliyorsun, tartışıyorsun, araştırıyorsun, sorguluyorsun derken oyunu kullanırken artık daha bilinçli seçim tercihi yapıyorsun.

Gün geldi oğlum büyüdü ve ilk oyunu kullanma yaşı geldi. Aynı sahneler tekerrür etti. Anne yani ben babası ve oğlum oyumuzu kullanmak için gittik. Yolda sordu tıpkı benim gibi.

-Anne nasıl kullanacağız? Zaten doğuştan meraklı bir çocuk olduğundan gayet normal bu soruyu sorması bana göre.

-Oğlum, sıramız gelince ismimizi söyleyip önlerindeki listeden işaretleyecekler, elimize zarflarla birlikte tercih listesini verecekler sonra panonun arkasına geçip tercih ettiğimizin içine oradaki mühürü basıp katlayacağız. Zarfa koyup dışarı çıkıp oradaki sandığın içine zarfı atacağız. Hepsi bu. Ama sakın ola bastığın mühür kurumadan katlama. Sonra başka bir tercihe bulaşır ve geçersiz olabilir. Zaten sen sırada beklerken ne yapacağını gözlemlersin.

Arkasından hinlikle bir soru daha sordu. Biliyorum beni denemek için soruyordu.

-Peki kime oy vereceğim?

Ay nasıl sırıtıyordu karşımda. Yer miyim ben bu ayakları?

-Bu zamana kadar karar veremediysen ben ne deyim sana. Paşa gönlün kimi seçtiyse artık basarsın olur mu?

Babamız bizim bu konuşmalarımızdan biraz rahatsız ters ters bakıyor yürürken. Ama biliyor inatçı bir karısı var karıştırtmaz.

Oyumuzu kullandık ve çıkıp eve geldik. Babamız sordu kime kullandın oyunu oğlum diye? Oğlum gözüme bakıp;

-Kendime kullandım baba. diye yanıtladı.

-Onu sormuyorum oyunu kime verdin?

-Ne yapacaksın baba, yanlış ise gidip geri mi alacaksın?

Kahkahadan kırıldık tabiki. Oğlum iyice işin suyunu çıkartıp oyunu aslında Üniversite dekanına verdiğini ama isminin olmadığını görüp oraya ekstradan çiziktirdiğini söyledi.

Başka seçim zamanlarında da oyumuzu kullandık. Ama kimse kimseye kime oyunu verdin diye sormadı.
Bir konu arasında amcası tesadüfen kime oy kullandığını sordu oğluma aldığı yanıt karşısında az biraz şaşırdı.

-Amca ben oyumu kendime kullanıyorum. :))) Şaka bir yana bu güne kadar oyumu kime kullandığımı kimseye söylemedim annem de dahil, kusura bakma şimdi de söylemem.

Düşüncelerimizi paylaşabiliriz, düşüncelerimiz üzerinde tartışabiliriz, hatta kavga bile edebiliriz ancak oy kullanma aşamasında tercihimiz bizim özelimizdir. Günahı, sevabı üzerimize vebaldir. Çünkü benim yaşayarak edindiğim tecrübeme göre "tercihlerimiz kaderimizi belirler" ilkesi en büyük sorumluluktur.

 Kızım bu seçimde oyunu kullanamıyor ama gelecek seçimde o da oy kullanabilecek. Daha şimdiden bana sorular soruyor. Ben de ona şimdiden bazı şeyleri merak etmen çok güzel. Bu kısa sürede neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğrenmen için doğru bir yol. Çok oku, iyi dinle, merak edip araştır, sor soruştur. Günü geldiğinde verdiğin oy senin tercihin olsun. Ve tercihinin sorumluluğunu hisset.

Yarın yine seçim var. Cumhurbaşkanımızı seçeceğiz. Unutmayalım tercihimiz kaderimizi belirleyecek her seçimde olduğu gibi. Yapılan her tercihin bir bedeli olduğunu bilmek gerek. Dileğim ödenmesi kaçınılmaz olan bu bedellerin doğru tercihten yana olması yönünde. Sadece yakını değil, uzağı da gören bir göz, yarını değil geleceği de okuyabilen bir akıl ile hepimize hayırlı olsun...


2 Ağustos 2014 Cumartesi

KÜÇÜK MÜ? BÜYÜK MÜ? KARARSIZ KALDIM...

Bayram sonrası Perşembe günü ofiste bir misafirimiz vardı. Ali'nin kızı. Daha önce de gelmişti ofise bir kaç kez. İşlerin yoğunluğundan olsa gerek fazla sohbet edememiştik. Bayram sonrası olduğu için fazla işim yoktu öğleden önce. Bu yüzden Defne sık sık yanıma geldi. Bana bilgisayarda oynadığı oyunları gösterdi. Nasıl oynandığını anlattı. Beraber oynadık bazılarını. Sonra çizdiği bir resmi gösterdi, nasıl olmuş diye. Bir masa üzerinde yiyecekler, annesi, yanında kendi sonra da babası ve en kenarda birkaç katlı ev. Masayı yapmasının nedeni bayramda yemeği bahçede yemişler onun için yapmış. Bıcır bıcır birşey. 1. sınıfa geçmiş. Okuyup yazabiliyor aynı zamanda. Öğle yemeğinden sonra çaylarımızı alıp salona geçtim. Çünkü salonda klima var, en serin yer orası.  Ali'nin masası da orada. Defne babasının yanındaki masaya geçip bana;

-Sizin patronunuz babam mı? diye sordu. Ben de;

-Hayır, baban Emine ablanın patronu benim patronum burada yok dedim.

-O zaman sizin patronunuz ben olayım olur mu? dedi.

-Sen benim patronum değil patroniçem olursun ancak dedim. Şaşırdı ve güldü.

-Patroniçem mi? Patron-içem diye heceledi ve güldü kıs kıs.

Çayım bittiğinde odama geçtim tabi patroniçem de hemen yanıma geldi. Öğle yemeği esnasında kargo ile beklediğim evraklarım da gelmişti. Eh artık çalışmaya başlayabilirdim. Tam kargo poşetini yırtıp evrakları masanın üzerine koymuştum ki Defne'cik;

-Şimdi sen çalışacak mısın yani? Peki ben ne yapacağım? Çalışmasan olmaz mı? diye sordu.

-Sevgili patroniçem siz de çalışabilirsiniz.

-Nasıl yani? ne yapacağım peki? diye merakla sordu.

Önümde müsvedde kağıtlar vardı. resim çizmeye meraklı olduğunu tahmin ettiğimden biraz da benim özellikle çocukların çizdiği resimlere karşı hassasiyetim olduğundan onu resme yönlendirdim.

-Patroniçem, şimdi sizinle bir proje çalışması yapalım ne dersiniz? Örneğin siz bir park projesi çizin ben de onu mimarlara mühendislere göndereyim. Onlarda hemen yapmaya başlasınlar. Nasıl uygun mudur sizce de? diye sordum. Defne'nin gözleri parladı anında.

-Gerçekten gönderir misin? Yaparlar mı? diye aralıksız sormaya başladı. Tekrar tekrar. Ben de;

-Sen bir çiz bakalım, elbette göndeririz, onlar incelerler önce sonra uygun görürlerse yaparlar dedim.
hemen kağıtları, kurşun kalemlerimi aldı.

-Ben bir park çizeceğim ama engelliler için çizilmiş bir park olacak. Ammaaa bu parkta engelli engelsiz tüm çocuklar her şeye binebilecekler. Tamam mı? diye fikrini söyledi, benden onay istedi. Şaşırmadım dersem yalan olur. Elimdekileri bırakıp birden yüzüne şöyle bir baktım.

-Ciddi misin Defne? dedim.

-Evet ciddiyim. Asıl sen bunları gönderecek misin? mimarlar yapacak mı? diye tekrar sordu.

-Sevgili patroniçem siz çizin korkmayın dedim.

Bir kaç dakika içinde resmini çizmişti bile. Üstüne de bir yazı yazmıştı. İşte bitti bile diyerek önüme koyuverdi. Sadece çizgiler. Ortada bildiğimiz bir park yoktu. Sadece salıncağa benzer bir şey vardı. Ve çizgi devam ediyordu.



-Bu nasıl bir park patroniçem dedim.

-Bu park engelli çocuklarında oynayabileceği bir park Bak anlatayım, bu bir salıncak, sesle komut veriliyor. Hızlan dediğinde hızlanıyor, sallan dediğinde sallanıyor. Kaydırak dediğinde sallandığın koltuk yukarı çıkıp kaydırağın en tepesine çıkıyor ve kay dediğinde kayıyor. İstersen oradan havuz derse çocuğu havuza götürüyor.

Elbette şok oldum. Bir an için bu parkı hayalimde canlandırdım. Müthiş bir görüntü. Teknoloji ile mekaniğin birleşmesinden doğan ilginç bir çocuk parkı. Defne bu parkı sadece engelliler için değil engelsizlerin de kullanması için planlamış ve çizmiş. Resmin sağ alt köşesine adını yazıp imzaladı. Peki mesleğim ne olsun diye sordu. Babam gibi mali müşavir yazayım mı diye sordu. Yok dedim, mimar mühendis yazman daha doğru olur ne dersin? Pek bir sevindi. Mühendis mimar yazdı isminin üstüne. Birde tarih attık.
Bir resim daha yapmak istiyorum dedi. Hani şu kafalarında saç olmayan hastalar var ya onlar ve yaşlılar için.
Bir şok daha geçirdim. Kanser hastaları ve yaşlılar için bir proje daha düşünüyormuş.

-Elbette yapabirsiniz patroniçem dedim.

Resmi çizdi bitirdi yine çabucak.

-Onlar için büyük bir ev yapsınlar istiyorum. Kocaman kocaman odaları olsun. Rahat rahat, geniş geniş yatsınlar yataklarında. Hemen iyileşirler o zaman.

Resmin üstüne yine kısacık bir yazı yazdı.



Çizgileri oldukça basit ve sade idi. Ama bu basit çizgilerle çok büyük anlatımlar ve zengin bir dünya bakışı sunuyordu.

-Defne senin tanıdığın bir engelli var mı yakınlarında? Veya saçları dökülmüş hasta veya yatakta yatan yaşlı bir hasta?

-Yok! dedi. Bunları gönderecek misin onlara? diye yineledi sorusunu.

-Elbette göndereceğim. dedim.

Hoplaya zıplaya babasının yanına gitti. Resimlere uzun uzun baktım. Büyük insanların küçük akılları, korkak yürekleri var, küçük insanların ise kocaman yürekleri ve akılları. Üstelik onlar ayrımcılık nedir bilmiyor ve yapmıyorlar. Engelli engelsiz herkesi aynı parkta buluşturup birlikte oynayabilsinler istiyorlar.

Bir de yurdum insanlarına bakıyorum. Nasıl bir ayrıştırma, ötekileştirme girdabındalar farkında değiller. Kabul ettirilmeye çalışılan fikirleri öyle bir benimsiyorlar ki işin ucu nereye varacak fazla düşünmeden en kuvvetli savunucuları olup çıkıyorlar bu dibsiz fikirlerin. İnsana insan olarak yaklaşmadan, sen siyahsın, sen beyazsın muamelesi yapılıyor. Siyahlar beyazlara, beyazlar siyahlara üstelik. Bu durumda kim siyah, kim beyaz birbirine karışmış oluyor. Onlar bunları, bunlar onları derken hangi taraf onlar, hangi taraf bunlar tanımlaması da yetersiz kalıyor.

Bir çocuktan alınan ders karşısında kim küçük, kim büyük kararsız kaldım. Siz ne dersiniz? Boş işlerin boş bakanları, boş konuşanları gereksiz şeylerde ahkam kesip duranlar biraz aklınızı kullanmayı deneseniz diyorum. Belki sizinde çocukluğunuzdan kalma böylesi dürüst ve güzel fikirleriniz hala beyin kıvrımlarınızın bir yerlerinde kıvrılıp kalmıştır. İnsanlara, insanlığa faydalı ve yararlı şeylerin hayata geçmesine belki imkan sağlarsınız. Herkes bir şeylerin arkasına sığınmış afkurup duruyor insanlığın arkasına sığınmaya ne dersiniz?


Teşekkürler Defne patroniçem. Hayallerinin gerçek olması dileklerimle...