2 Aralık 2017 Cumartesi

BİR OKUL, BİR MÜDÜR (ÇAMLICA İLKOKULU)

          Sınavlarıma genellikle farklı okullarda giriyorum. Bu sefer daha önce hiç gitmediğim bir okulda Çamlıca İlkokulu’nda girdim. Sınava girdiğim her okula sınav çıkışı şöyle bir göz atarım. Sınıfları temiz mi? Düzenli mi? Koridor faaliyetleri var mı? Varsa neler? Özenli mi, sıradan basit mi? vs. vs. Bu seferde öyle oldu. 

         Sınava girdiğim sınıf gayet geniş ve düzenliydi. Sıraları oldukça iyiydi hatta sıralar arası ikişer parmak açıklık bile vardı bir öndekine rahatsızlık vermemek adına. Gerçi her ne kadar diğerlerinde de buna dikkat edilse de sıralar eski ve aksak olduğundan her kolunu kıpırdattığında tak tuk ses çıkarıyorlar. Bu da dikkati dağıtıyor ister istemez. Bu sefer hem bu açıdan hem de okulun görevlileri ses konusunda oldukça duyarlıydılar. Şimdi fark ediyorum ki konsantrasyonu kaybetmeden odaklanma imkanı buldum. Sınav bitip koridora çıktığımda tam merdivenlerden inecektim ki yanyana sıralanmış dolaplar dikkatimi çekti. Adımımı atmışken gerisin geriye çıktım, gözlüğümü taktım ve dolapların içlerine baktım. Vaayyy! dedim sesli olarak yüzümde beliren kocaman bir gülümseme ile. 

       Şöyle hızlıca tüm dolapları gezdim ve içim sevinçle doldu. İlk defa bir okulda böyle güzel bir çalışma ile karşılaşmıştım. Öyle güzel, öyle titizlikle, özenle hazırlanmış ki camlı dolaplar beni bir anda alıp geçmişe götürdü. Nereye mi? Okuluma elbette. Tıpkı benim okulumdaki gibiydi yapılmak istenilen. İçerikler farklı olsa da amaç aynıydı aşağı yukarı.

       Benim okulumda da 1953-1962 yılları içinde görev yapan değerli öğretmenimiz Muhittin Fehmi Özgen ve öğrencilerinin çabalarıyla oluşturulan HAVA TAHMİN İSTASYONU”, “KÜÇÜK RASATHANE”, “MİNERAL VE TAŞ KOLEKSİYONU”, “FOSİL KOLEKSİYONU”, “BÖCEK KOLEKSİYON DOLABI”, “HERBARYUM DOLABI” bulunmaktaydı. Bizler laboratuvarlarımızda özel sıvıların içindeki böcek koleksiyonlarını görüp inceleyebilirdik rahatlıkla. Oldukça geniş mineral ve taş koleksiyonunu defalarca inceleme imkanı bulabiliyorduk. Bitki-flora örneklerini Herbaryum dolabında inceleyebilmiştik. Bizler (son mezunları olarak 1977-1982) bunları görüp inceleme imkanı bulabilmiştik. Çünkü bizler Öğretmen okulu öğrencileriydik. Köy okullarında görev yapacaktık. Her açıdan donanımlı olmalıydık. Muhittin Fehmi Özgen hocamıza Allah gani gani rahmet eylesin. Köy enstitüleri böyleydi ancak içine kasıtlı olarak siyaset karıştırılarak tek tek bitirildi. Neyse yine konuda kalayım ben, içimdeki isyanda yine bende kalsın.

       İşte bu gün bu okulda buna benzer adımlar gördüm. O camlı dolaplarda neler yoktu ki. Tarih, coğrafya, sanat, kültür, turizm ilk anda aklıma gelenler. Bazıları yurt içi bazıları yurt dışı gezilerinden, bazıları bizzat sanatçısı tarafından hediye, bazıları çocukların el becerileri ile yaptıkları, bazıları da bizzat emek ve zaman verilip gidilip satın alınan objeler.

       Hemen arkamı dönüp koridordaki görevliye;  

"-Bu dolapları hangi öğretmen oluşturdu?"  diye sordum. 
"-Bu dolapların hepsini müdür bey bizzat oluşturdu.dedi. 
"-Kendisini tebrik ederim, lütfen iletin kendisine.dedim. 
"-Kendiniz söyleyebilirsiniz, içeride buyurun tanışın" dedi. 

       Birlikte öğretmenler odasından içeri girdik. Böyle bir çalışma yapan birini merak etmemek mümkün müydü. Müdür bey ile tanıştık. Kendisini içtenlikle tebrik ettiğimi bildirdim. İlk defa biri beni tanımadan özel tebriğe geldi dedi. Odadaki öğretmen arkadaşlarla gülüştük. Sonra 1,5 saat süren çok güzel bir sohbet etme imkanımız oldu. Sohbet öyle güzeldi ki bazı öğretmen arkadaşlarda bizimle birlikte sohbete dahil olup işleri bitmiş olsa da çıkmadılar kaldılar. Çaylar içildi fikir alışverişleri yapıldı. İnsan aynı pencereden bakan, aynı heyecanları duyan birilerini bulduğunda nasılda ruhu huzur buluyor. Ben onlara hocam dedikçe onlar da bana hocam diye hitap ediyorlar. Benim de öğretmen okullu olduğumu söylediğimden çok çabuk kaynaşma oldu.

       Okul müdürü Birol ÖZDEMİR bey, bundan önceki 5 okulunda da böyle mini koleksiyon müzesi kurduğunu söyledi. Üstelik çok kıt imkanlarla bunu oluşturduğunu, ama maddi olarak oldukça yüksek pahada güzel bir koleksiyona sahip olunduğunu söyledi. Hala eksik gördüğü tamamlamak istediği bölümlerin olduğunu da ekledi. Tüm bunları anlatırken nasıl güzel bir çoşku vardı yüzünde. Zevkle, aşkla yapılan bir eğitimcilik demek böyle birşey.


        Bu çalışmanın öğrencilerde nasıl bir farkındalık oluşturacağından, onların geleceğini nasıl şekillendireceğinden bahsettim ironik bir şekilde aslında bunun bilincinde olan kişilere. Tereciye tere satar gibi. Onlara kitaplarda, sınıflarda öğretilenlerden çok daha fazla bir bilgi ve farkındalık verdiğini dile getirdik karşılıklı. Anaokulu ve ilkokul öğrencilerinin burada gördükleri inceledikleri farkına vardıkları değerler ders kitaplarında anlatılsa bu kadar akılda kalıcı olmaz buna eminim dedim ve çünkü ben buna yakinen şahidim kendi okulumdan diye de ekledim. Öğrencileriniz ve velileriniz çok şanslı sizin gibi bir müdüre sahip oldukları için sayın müdürüm.

       Sonra eğitimin dünü, bugünü ve yarınını konuştuk. Sınıflarda öğrenci performansı ve odaklanma, dikkat motivasyonunda neler yapılabiliri konuştuk. Tam bir öneride bulunmuştum ki müdür beyin beyninde şimşekler çaktı. Hay çok yaşayın tam da sizin önerinizle örtüşen bir teklif aldım bu hafta başı tamamen aklımdan çıkmıştı dedi ve hemen öğretmen arkadaşına not aldırdı. Bir kardeş okul birlikte perküsyon çalışması yapmayı önermiş. Ben de ritim üzerine öneride bulunmuştum. Bunun üzerine olumlamalar yaptık hep birlikte. Bir ritim çalışmasının nasıl işitsel, görsel, dokunsal odaklanma sağlayarak bireysel ve grup çalışması yapılarak çok kısa sürede dikkat eksikliğini ortadan kaldırabileceğini sürekliğinde ise alışkanlık kazandıracağından bahsettim. Üstelik tüm enstrümanları çocuklarla birlikte basit geri dönüşümlerle oluşturabileceklerini söyledim. Ama en çok bunu sabah ilk derse başlamadan yaparlarsa çok daha etkili ve verimli olacağını söyledim.

       Neden sabah ilk ders? Çünkü; şöyle düşünün çocuk sabah kalkıyor ve okula gitmek için bir ritüelden geçiyor. Kalkıyor, yüzünü yıkayıp giyiniyor, kahvaltısını edip çantasını toplayıp, alıp servise biniyor ve okula geliyor. Sonra zil çalıyor ve sınıfa öğretmen geliyor, günaydın diyerek derse başlıyor. Çocuk ya arkadaşı ile kargaşa halinde ya da uykulu halde kendini bırakmış durumda. Öğretmen sınıfı kontrol ve motive etmek için çaba sarf ediyor ancak dikkatler öyle kolay sabitlenemiyor ne yazık ki. İşte burada 8 / 10 dakika sürecek bir ritüel yapılmalı bana göre. Tüm sınıfın odaklanması ve dikkatini vermesi açısından. Bu da bana göre ritim ritüeli.

       Biz Edirne Kız Öğretmen okulunda sabah etüdü için yatakhanelerden çıkıp bahçeye geldiğimizde bizi dersliklerimizin olduğu binaya almazlardı. Sabahın kör ayazında üstelik Edirne’nin sabah ayazında 15 dakika horon teptirirlerdi. Biz Bolu’dan gelenler için tam bir işkenceydi. Kaçan olursa bir 5 dakika daha uzatılır etüdümüzden mahrum olduğumuz gibi ayazdan titrerdik de. Sabah sporu dedikleri bu uygulamayı yapmak bize zül gelse de ilk yıllardan beri yapanlar için eğlenceli bile olduğunu izliyordum. Böylece etüt için gittiğimiz sıcacık sınıflarda uyumadan ders çalışabiliyorduk. Motivasyon daha fazla oluyordu. İşte benim önerim böyle bir şey.

       Güzel bir sınav sonrası oldu benim için. Müdür beyin ve sohbetimize katılan değerli öğretmen arkadaşların nasıl güzel enerjileri vardı konuşma boyunca. Oldukça eğitimli, deneyimli işine sevdalı öğretmenlerle birlikte olmak içime umut verdi. Tekrar teşekkürler Birol hocam ve ekibindeki öğretmen arkadaşlarım. Emeğinize ve çabalarınıza güzel düşüncelerinize sağlık. ÇOĞALMANIZ ve ÇOĞALTMANIZ dilekleriyle...





13 Kasım 2017 Pazartesi

GÜNDEN GERİYE KALAN; MUTLULUK VE HÜZÜN

Pazar günü olmasına rağmen erkenden kalkmak bir amaç uğruna yola çıkmak... Hem çok mutlu hem de çok üzgün, kırgın ve kızgın bir şekilde günü tamamlamak... Önce mutlu anları anlatacağım sonra üzgün, kırgın ve kızgınlığıma geleceğim. 

Geçen yıldan beri ada yazılarını takip ettiğim ve yazılarının sayesinde ada sevdasını biz okuyucularına da aşılayan sevgili AyçE Ayyıldız 2. okur yazar buluşmasını düzenlediğini geçen hafta duyurdu sayfasından. Hemen arkasından Fatma Büyükgüzel mesaj attı haftaya buluşma ayarlıyoruz gelir misin? diye. Her ikisini de not aldım ve ya nasip inşallah dedim. Hayal kurmadım. Heyecan yapmadım. Çünkü yoğun bir hafta yaşayacaktım hafta sonu neler olacağını önceden kestirmem bu sefer biraz zordu. Üstelik Sevgi de grip olmuştu. Tüm olumsuzluklara rağmen çok şükür gecikmeli de olsa sınıf arkadaşlarımla buluşup hasret giderdik cumartesi öğleden sonra. Pazar yani bu gün de o çok istediğim ada buluşmasına gidebildim. 








Hiç tanımadığım bir grup okurla, yazar ve yazılarındaki adayı tanımak üzere buluştuk Heybeliada iskelesinde. Avrupa yakasından bu günkü maraton koşusuna rağmen aktarma yapa yapa gelenler, yaptığı lokumlu kurabiyeler, kekler, böreklerle eli kolu dolu gelenler masaların birleştirilmesi ile oluşturulan sıcacık bir sohbet seline dönüverdi adeta. Ne sabah saatlerinde yağan yağmur, ne gri gökyüzü ne de maratondan dolayı kapanan yollar ve engellenen ulaşım araçları yolumuzdan çeviremedi bir avuç insanı. Ne iyi yaptık bir bilseniz. 
Onca zaman sabır göstermemin mükafatı bu gün bu şekilde adayı gezmek, tarihini ve tarihi önem taşıyan yerlerini AyçE hanım ve Kaan beyin çok özel anlatımlarının rehberliğinde tanımak ve güzel arkadaşlıklar edinmek imiş.  Onlar bizimle adalarının her bir köşesini paylaştılar bizlerde bizdeki birikimleri paylaştık ölçüsüzce. Saat 12 gibi oturduğumuz Denizatı çay bahçesinden kalkarak iskele yolundan yukarılara doğru yürümek üzere hareket ettik. Limanda pek çok köpek yayılmış sereserpe sakin bir şekilde yatıyordu. Ancak bir tane gri kırçıllı kocaman bir köpek sanki bizi bekliyor gibi ayakta duruyor yaklaşmamızı bekliyordu. Yaklaşınca bize katıldı. Adımlarımıza uyup bizimle grubun içinde yürümeye başladı. Biz durdukça o da durdu biz yürüdükçe o da yürüdü. Gayet rahvan bir yürüyüşle aheste aheste adanın içlerine doğru ilerlerken girdiğimiz yeni mahellenin köpekleri havlayarak yanımızda yürüyen köpeği kaçırttırmak, uzaklaştırmak istediler. Hemen hemen hepimiz tedirgin olduk. Havlayan köpekler aramıza daldı ve o kocaman iri köpeği havlayarak hırlayarak taciz etmeye başladılar. Bir yandan yürümeye de devam ediyoruz bu arada. Biz "--Ay! Vay!" desek de, oradan oraya yer değiştirsek de bizim gri kırçıllı köpekte tıs yok. Hiiiiiç umurunda değil diğer köpeklerin havlaması, hırlaması, üzerine üzerine hamle yapmaları. O ne onları duyuyor ne de görüyor. Baktık ki köpek gayet sakin biz de sakinledik. AyçE hanım ve Kaan bey zaten alışkın olduklarından sakinler. Epey bir yolu bu şekilde havlamalar eşliğinde köpeklerle birlikte yol aldık. Ve anladık ki bazen hayat dersi bir köpekten bile alınır almasını bilene...  

Yani, sen hedefin için yola çık, yola çıktığın arkadaşların güvenilir insanlar olsun, sevgi dolu olsun, elalem ne der, nasıl seni yorar, korkutur, yoldan çıkarmaya çalışır sen hepsini boş ver. Israrlı ve kararlı emin adımlarla yolunda ilerle, sonunda yolundan çekilirler, ama biter mi bitmezzzz. Yeni ve yeniden yoluna çıkarlar onlara da aynı şekilde davran. 










İşte bu şekilde Ruhban okuluna kadar geldik. Sonunda köpek dostumuz liman yoluna dönmeye karar verdi bizler de havlama seslerinden kurtulmuş olduk. Kahkahalar eşliğinde yokuşu çıktık, Ruhban okulunu gezdik. Gerek mimarisi, gerek tarihi ve tarihindeki önemli olayları bir bir Nejat beyin ada tarihi kitabından okumalarla ve sözlü anlatılarla bizlere aktardılar sağolsunlar. Manzara bir harika elbette. Ama şehirden tarafa yönümüzü çevirince hemen Kartal ve çevresinin o beton yığını manzarası ile tezat oluşturan ada manzarası bize adeta bir tokat attı. Bizler yani şehirde yaşayanlar o beton yığınlarının içinde insan yığınları ile birlikte trafik çilesi içinde çabalıyor, çalışıyor, yaşıyormuş gibi yaparak tükeniyoruz ne yazıkki... Oysa Heybeliada'nın dinginliği, havası, manzarası, insanlarının sakinliği  (yazın kalabalıklığı elbette farklı) harika bir sonbahar yaşatıyor insana. Tüm bu düşünceler sadece bende değil hepimizde ortak dile getiriliyordu. Okulu ve bahçesini rahat rahat doya doya gezdik dolaştık.     

 İşte ne olduysa burada oldu. Gözlerimin dolması, içimin acı ile burkulması, kırgınlığın ardından gelen kızgınlık ve azıcık kıskançlık...









Sonra oradan ayrıldık ve İsmet İnönü'ün müze olan evine doğru yol aldık. 




Müzeyi daha sonra gezeriz biraz yürüyelim derken plan yeniden değişti yürüyerek adayı adeta karış karış gezme kararı aldık. Önemli yerlerde durup gerekli bilgileri aktardılar yine.  300 rum esirin sözde bir salgınla aniden öldüğü sonradan küçük bir anıt mezarla anılan yere geldik. Oradan süslü mezara ulaştık. Yolun devamında Rum Ortadoks mezarlığı hemen yanıbaşında bitişik Müslüman mezarlığında durup dualarımızı ettik. Aynı ağacın gölgesinde yanyana yatıyorlar iki farklı dinden ayrı topraklardan gelenler. 



Heybeli ada aynı zamanda Bahriye okulu ve Sanatoryumu ile meşhur idi. kisi de kapanmıştı ancak Bahriye okulu bu yıl açıldı ve 300 öğrencisi ile eğitimine başladı. Ama sanatoryum artık verem hastalığı eskisi gibi önem arzetmediğinden kaderine terk edilmiş durumda. Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın en tepedeki evi gibi, Elen Ticaret okulu gibi, bir çok bina ve kurum kaderine terk edilmiş durumda ziyarete kapalı çürümeye sürgün edilmiş durumda. 
Heybeliada da diğer bazı adalar gibi sürgün adası imiş Bizans zamanından beri. Kimileri için zorunlu sürgün, kimileri için gönüllü sürgün... Kimi ceza olarak sürülmüş kimileri de inziva için, kaçmak, içine dönmek için, yalnızlığı arzuladığı için, yaralarını sarmak için sürgün olmuş, burada yaşamış ve ölmüş. Sessizliğin sesinde içlerindeki çığlıkları haykırmışlar...






Çamların kokusuna ıslak toprak kokusu, denizin iyot kokusuna turunçların ve envai çeşit çiçek ve ağacın kokusunu katarak doya doya teneffüs ederek yol aldık. 6 kilometrelik yürüyüşten sonra yine limana Denizatı çay bahçesine geri döndük. Masalar yine birleştirildi. Bıraktığımız yiyecekler yeniden masalarda yerlerini aldılar. Bu sefer masaya başka ada sakinleri de katıldı. Adaya nasıl geldiklerini, neler yaşadıklarını anlattılar. Tecrübelerini paylaştılar. Neredeyse hepimiz "--haydin galkın adaya yerleşiyoz gari"  der hale geldik gün sonunda. Saatlerin hiç geçmesin istediğimiz halde geçtiği ve ayrılık zamanı, sadece tokalaşarak, baş selamı ile tanıştığımız bizler, ayrılırken içten sarılmalarla veda ettik birbirimize. Bostancı motoruna bu sefer birbiriyle tanışan, birlikte saatler geçirenler olarak bindik. Nilgün öğretmen ile yine üst kata çıkıp yol boyunca sohbet ettik. Sağ olsun beni bineceğim minibüse kadar yalnız bırakmadı eşlik etti. Eve geldiğimde hala yüzümde o tatlı tebessüm, huzur ve hafiflik vardı. Kızıma sarıldım, eşime sarıldım, kendi evine doğru yola çıkan oğluma telefonla da olsa seni seviyorum, güle güle oğlum dedim. Bu gün çok verimli bir hafta sonu oldu benim için.  Adadan getirdiğim mor salkımları hediye ettim evime...





Şimdi gelelim diğer konuya. Hani şu üzüldüğüm, kırıldığım, kızdığım konuya. Beni en iyi anlayacak olanlar Bolu Kız Öğretmen okulu arkadaşlarım, dostlarım, ablalarım olacaktır bu konuda. Çünkü onlar da bu gün orada olsalardı aynı benim hissettiklerimi hissedeceklerdi bundan eminim. Hele de bu yaz okulumuzun o perişan harap halini bir kez daha gördükten sonra içimin yanmaması imkansızdı. Eşsiz güzellik ve imkanlardaki okulumuzun nasıl bilinçlice yok edildiğini görmek hangimizi ağlatmadı ki... Oysa bu gün gördüğüm Ruhban okulu, sınıfları, bahçesinin durumu sanki yarın izin çıksa herşey hazır durumda. Çimler özenle biçilmiş, çiçekler özenle ekilmiş ve düzenlenmiş. Sınıflar ahşabın küf, nem ve ahşap kokusuna rağmen pırıl pırıl tertemiz kullanıma hazır bir halde. Sanki hafta içi öğrencilerle dolup taşıyorda hafta sonu hepsi evlerine gitmiş gibi. Nasıl bir özen, itina ve titizlik gösterilmiş yıllarca kapalı olmasına rağmen. Bizim okulumuz ise eşsiz yapısı ve imkanları ile kapanmasına rağmen Turizm ve otelcilik okuluna devredildi. Bolu'nun yüz akı iken Bolu'nun düğün salonu, çay bahçesi haline getirilerek adeta tarihten silindi. Daha fazla yazmayayım en iyisi sizler beni anladınız. İçimin acısını, kıskançlığımı ve öfkemi anladınız... 


İşte böyle bir gezi oldu bu gün. Okuduğunuz için çok teşekkürler.  Huzur, sağlık ve muhabbet ile kalın. Kucak dolusu sevgiler...

5 Haziran 2017 Pazartesi

ÇOK ÖNEMLİ İŞLERİM VARDI, ÖZÜR DİLERİM.

Kaç zaman olmuş yazmayalı. Sevgili bloğum öncelikle senden özür diliyorum. Biliyorum seni ihmal ettim. Ama çooook önemli işlerim vardı. Ve sana öyle yalapşap zaman ayırmak, geçiştirme yapmak istemedim. Biliyorsun bir işi ya tam yapacağım ya da hiç yapmayacağım. Huyum böyle elimde değil. Evet, şimdi buradayım ve bu günden itibaren artık yazabileceğim, okuyabileceğim. Ta kiii Eylül ayına kadar. Sonra yine ara verebilirim. Neden mi? Dur hemen kısaca anlatayım.

İşim eskisi gibi bilgisayar başında değil. Emekli oldum. Yaşasın oleyyy, ancak hala çalışmaya devam ediyorum. Tamamen farklı bir alanda. Geçen yıllar içinde zaman zaman çok severek yaptığım bir işi yapıyorum yine. En çok mutlu olduğum bir iş üstelik.

1,5 yıldır -şimdilerde tam 4 yaşında olan- dünyalar tatlısı bir aşkla birlikteyim. Gün boyunca ben de onun sayesinde çocuk oluyorum. Neler yapmıyoruz ki birlikte. İnstagram sayfamız bile var. Burada 👉 "mine_ile_metehan" dan takip edebilirsiniz yaptıklarımızı. Metehan benim için özel ve ayrı. Ama ya diğerleri... Nehir, Kuzey, Çınar, Saşa, Deniz, Eva, Batuhan, artık çok sık göremesek de hep özlediğimiz Tuna.  Hepsi aşağı yukarı aynı yaş grubu. Ve hepsi benim arkadaşım ben de onların arkadaşı.

"O kartonu atma anne biz Minemle bişeyler yaparız ondan. "  "Mineeee! burada bir salyangoz var sevelim mi?" " Minişşş kaydıraktan kayar mısın sen de?"  "Mineciim, biraz gelir misin?" ve neredeyse her akşam "Meneeee! gidemezsin, gitme burda kal!" 




Anlayacağınız  onlarla birlikteyken ben de 4 yaşında bir çocuk oluyorum. Artan zamanlarımda malum biraz evin işleri çokca ders çalışma. Sosyoloji 2. sınıfta bu gün bitti inşallah. Artık 3. sınıf oldum. Sonuçların açıklanmasına çok var ama ben bu dersleri verdim verdim yoksa veremedim tekrar edeceğim. Kiii hiç istemiyorum tekrar etmeyi bu yüzden deliler gibi ders çalıştım.


 Aaa, bu arada geçtiğimiz Ekim ayında 1 aylık bir özel eğitim daha aldım. O da yoğun bir programdı. Her hafta sonu sabahtan akşama kadar Şişli Meslek Yüksek okulundaydım. (Bu eğitim Ş.M.Y. okuluyla ilgili değil sadece dersliklerini kullandık.)  Doğum koçluğu eğitici eğitimi ve lohusa, yenidoğan, emzirme danışmanlığı eğitici eğitimi. Yani şimdi hem Doğum koçu Doula'yım, hem de yenidoğan, lohusa, emzirme danışmanıyım. Aynı zaman da da eğitici eğitmeniyim. Peki yapıyor muyum aktif olarak henüz değil. Malum iş öyle okulda aldığın eğitimle hoydaaa kalk hemen yap!la olmuyor. Hoş bazıları için geçerli değil bu düşünce (sağlık alanının ilgili bölümünden geliyorsa başka elbette, o zaman alt yapı kuvvetli oluyor en azından). Ama beni bağlıyor ve benim başka önceliklerim var. Bu yüzden bunu şimdilik cepte tutuyorum ve fırsat buldukça konu ile ilgili okumalara, okuduklarımı derlemeye, düzenlemeye çalışıyorum. Kimbilir belki farklı bir oluşumla bir sürpriz yaparım ileri bir zamanda.

Gelelim bu güne. Evet finalleri de  alnımızın akıyla atlattığmıza göre sınav çıkışı önceden niyetlendiğim gibi eve gidip göbek atmak yerine Kadıköy'e gitmeye karar verdim. İyi ki de vermişim. Bindiğim minibüs tam Haydarpaşa'ya gelmişti ki arkadan bir kadın "kitap fuarına gideceğiz biz inebilir miyiz burada?" demesiyle dikkat kesildim. Yanlış mı duydum? Fuar üstelik kitap fuarı! Trafik tıkanık olduğundan durağa gelmeden arkadan grup olarak alelacele indiler. Durağa gelince ben de indim ve hemen telefonumdan internete girdim. Aslında az biraz gözüme çarpmıştı bir şekilde Kadıköy Belediyesinin etkinlikleri başladı diye. Ama içeriğini incelememiştim. "Haydarpaşa Garı etkinliği 2017" diye aratınca buldum.


Bir sevindim ki sormayın gitsin. Hemen rotamı Fuar'a çevirdim ve daha yolda nasıl bir kalabalıkla karşılaştığımı tahmin edin. Yıllar  önce trenler henüz çalışırken sadece trene binmek için gittiğim Haydarpaşa Garı'na yaklaştıkça merakım da artmaya başladı. Açık bir alanda, trenlerin arasındaki istasyonların aralarında kurulmuş stantlar... Üfül üfül esiyor bir yandan. Kitap kokusu deniz kokusu ile karışmış. Bir yanda yazarların söyleşileri bir yanda imza stantları, kitap stantları... Üstelik çok güzel indirimlerle çeşit çeşit kitaplar. Her yaşa, her duruma, her kültüre, her bilgiye, her talebe göre kitap var gördüğüm kadarıyla. Daha önceden almayı düşündüğüm kitaplar olduğu gibi orada keşfettiğim kitaplarda oldu. Paramın yettiği kadar aldım kitaplarımı. İyi ki azmış param yoksa durma konusunda kontrolü sağlayamaya bilirdim. 😂😂

Değerli insanlarla sohbet etme fırsatı buldum. Güzel davetler aldım. Yayınevlerinin stantları arasında dolaşırken Oyuncu anne Şermin ÇARKACI'nın kitaplarını buldum ve aldım. Kendini ve yazım dilini çok beğendiğimden 2 kitabını alıverdim hemen. DEDEMİN BAKKALI ve OYUNCU ANNE. "Çocuğuyla nitelikli zaman geçirmek isteyen annelere rehber kitap" olarak lanse etmiş kitabın kapağında. Tam benlik süper bir kitap. Bir solukta okuyup bitirmek için can attığım bir kitap.
Dedemin Bakkalı ise daha eve dönüş yolunda dayanamayarak yol boyunca okuduğum çok eğlenceli ama çok da düşündürücü bir kitap.

Yine internetten keşfettiğim ve incelediğim METROPOL DERVİŞİ Cem ÖZÜAK'ın kitabı. İçeriği, konunun ele alınışı, samimi, içten ve doğal anlatımı ile güzel bir kitap. Bir an önce okumak için can attığım bir kitap da bu kitap.

Bir başka kitap BİLİNÇTEKİ SIÇRAMALAR Nimet Erenler GÜLKÖKÜ. Ezoterizmde Rüyalar ve Boyutlar. Pek almayı planlamadığım bir kitap idi. Biraz sürpriz oldu benim içinde. İnşallah aldığıma memnun olacağım bir kitap olur bu kitap da. Haftaya yazarının imza günü var. Gidebilirsem imzalatacağım kısmetse.

Son olarak, yeni tanıdığım bir yazar IŞIK GÜRER'in iki kitabını aldım. 3. kitabı eğer stantta bitmemiş olsaydı onu da kesin alacağımdan emin olabilirsiniz. İlk kitap BOŞ. 😊 Işık GÜRER ve Erol BATİSLAM'ın birlikte çalıştıkları ve oluşturdukları farklı bir kitap. Bir baş ucu kitabı. Şiir gibi ama değil, mini öykü gibi ama değil, bir fotoğraf karşısında fotoğrafın amigdalası.  Bu kitap çok güzel bir çalışma olmuş. Işık hanım bana önce farklı yazarların kitaplarını önerdi. Şöyle baktım önerdiklerine ve aradığım şeyin bir roman olmadığına karar verdim iç sesime kulak verdiğimde. O zaman serbest bıraktı beni ve izledi sadece. Elimi attığım kitapların farklılığını görünce bu kitabı uzattı bana. "Bir de buna bakın inceleyin isterseniz" dedi. Sonra biraz çekingen, biraz heyecanla kendi kitabı olduğunu belirtti kısık bir sesle. Farklı bir kitap dedi. Şiir veya hikaye kitabı değil diye uyardı. Kitabı elime aldım ve içine sayfalarına baktım. Tam benlik dedim güldüm. Benim sıklıkla kullandığım bir yöntemi buldum kitapta. Bir resme bakarım, bir müzik dinlerim, bir kısa olaya gözüm takılır ve o beni alır götürür bambaşka alemlere. Sonra onu dile getiririm hikaye olarak, şiir olarak... İşte bu yüzden alıyorum bunu dedim tereddütsüz. Ama her bir resmin karşılığındaki yazıyı okumadan önce resme bakıp sonra kendi küçük anlatımımı, amigdalamı yazacağım bir kenarına. Ondan sonra kitaptaki yazıyı okuyacağım. Böylece ben de dahil olabileceğim bu yolculuğa. Nasıl fikir ama? Heyecanlı bir okuma olacak benim için.

İkinci kitap; BENİ BİRAZ SEVEBİLİR MİSİNİZ? Işık GÜRER'in gerçek bir yaşamın gözleminden ele aldığı bir kitap. Aslında MİNE' isimli kitabın devamı niteliğinde. Çünkü MİNE de gerçek bir yaşanmışlığın hikayesi imiş. Nedense romanlardan daha fazla gerçek yaşanmışlığın anlatıldığı kitapları okumayı daha çok tercih ediyorum. Kurgu romanları okurken önceliğim kitabın yazarını irdelemek ve tekniğini, anlatımını, kurgulamasını incelemek oluyor çoğunluk. Romanın konusunu ile ilgili duyumsamalar daha sonra geliyor. Buna karşın gerçek yaşam öykülerinin ele alındığı film veya romanları okurken ön planda yaşanmışlık oluyor. Her bir anı sindire sindire okuyorum veya izliyorum. Ancak kitap veya film bittikten sonra okuduğumu/izlediğimi sindirdikten sonra yazarı ve yazarın tekniğini, yazım dilini incelemeye başlıyorum. Film de de oyuncuları, yeteneklerini, yönetmeni, bakış açısını vs. incelemeye başlıyorum.



Bu gün güzel insanlarla tanıştım, güzel sohbetler ettim. Sonra trenlerden birinin bir vagonuna girip nostalji yapmak istedim. Üstelik biraz yorgun biraz da uykusuzluk bu dinlenme ihtiyacını oluşturdu. Kitapların ve güzel iletişimlerin verdiği heyecan ve çoşku ile çok derin nostalji yapamasam da vagona fotoğraf çekilmek için binen gençlerden rica ederek ben de fotoğraf çekilebildim.

Bu durum aslında benim çok genç yaşlarımdan beri yaptığım bir şey. Yolumun üzerinde ne zaman bir sergi, müze, fuar, tarihi bir mekan çıksa, çok acil işim yoksa mutlaka uğrayıp gezerim. Üstelik yalnız gezmeyi daha çok tercih ederim. Çünkü her ne kadar aynı kafada olsak bile, sadece iki kişi bile olsak yine de ben bu lezzete varamıyorum nedense. Sindire sindire, keyfime göre dilediğim sürece gezip inceleyebiliyorum tek başıma olduğumda. Ne açlığım aklıma geliyor, ne ayaklarımın ağrısı ne de zorunlu bekleme yapmak veya bekletmek durumunda kalmıyorum. Paşa gönlümün götürdüğü yerde paşalar kadar mutlu oluyorum sadece.

Fuar gece 22.00 ye kadar devam etse de benim gitme vaktim çoktan geçmişti. İstemeyerek ayrıldım ve evin yolunu tuttum. Haftaya bir aksilik olmadığı taktirde tekrar gitmeyi düşünüyorum. Aklımın takılı kaldığı bir kaç kitap daha var belki onları da alırım bu sayede.

İşte hepsi bu. Çocuklar, kitaplar ve güzel ruhlu insanlar ve de elbetteki kedilerim, iyi ki varsınız.

Sevgi ve muhabbetle kalın, dostça kalın...


26 Eylül 2016 Pazartesi

SİZCE NE KADAR ÖNEMLİ?

Uzunnnn bir aradan sonra nihayet yine buradayım. Sanırım blog yazarlığı tembelliğine yakalandım.
Bu süreçte elbette yazılar yazdım, şiirler yazdım ama nerede diye sorarsanız bazıları defterde bazıları anın içinde zihinde yazıldı. Bir türlü elim varıp da bloguma aktaramadım. Nihayet bir gayret geldi ve deftere yazdığım son yazımı buraya aktarmaya kalkıştım. Eh lafı fazla uzatmadan yazımızı yazalım artık değil mi? Fırından yeni çıkmış ekmek tadında bir okuma olması umuduyla buyurun efendim.

Çocuk eğitimini sadece ailede, okulda almaz çevreden de eğitimini alır. Bunu zaten biliyoruz diyorsunuz eminim. Ancak ne kadar farkındayız ve bilincindeyiz bunu konuşalım isterseniz.

Kendi çocuklarımızın eğitimi ve yetiştirilmesi kadar - bir dereceye kadar!- diğer çocuklardan da sorumluyuz. Çocukların ve gençlerin olumlu örnekleri ve olumlu uyarıları aile ve okuldan sonra çevreden de almaya ihtiyaçları olduğu red edilemez. Bu durumda aile ve okula iş düştüğü gibi toplumun diğer yetişkinlerine de çok iş düşmekte. Sabır, hoşgörü, olumlu ve yapıcı eleştiriler, beğeni ve takdir edilme, rol model olma bu sorumluluklardan ilk aklıma gelenler. Örnekler çoğaltılır ama bana göre en önde bunlar olmalı diye düşünüyorum. Yaş gruplarına göre hassasiyetin derecesini ayarlamak gerekse de genel olarak çocuk. ergen ve gençlere karşı bu bilinçte yaklaşmak onları kazanım açısından oldukça önem taşımakta. Ailesi vermemiş, okul verememiş ben mi vereceğim demek en kolay yol elbette sorumluluktan kurtulmak adına. Yinede bir toplumun sağlıklı nesillerle devamını sağlamak o toplumun tüm yetişkinlerinin sorumluluğu olmalıdır. 

Ancakkkk sınırları ve üslubu çok çok dikkatli çizmek ve uygulamak önemli iletişim kurarken. Geldiğimiz bu çağ ve yaşadığımız bu zamanda bu ince ayarı tıpkı bir mühendis gibi iyi düşünüp uygulamak gerekli. 

Peki hepimiz şimdi mühendis mi olacağız? Nasıl olacağız? O kadar basit mi bu iş? Elbette değil. Buna rağmen olaya bu gözle bakmamız gerekiyor diyorum. Bu bilinçle hareket ettiğimiz zaman her zaman olmasa da çoğunlukla istenilen hedefe varmak açısından bir şansımız oluyor. 

Ben bunu sık sık yaşıyorum. Üstelik hemen her yerde bu durumlarla karşılaşabiliyorum. Lafı uzatmadan  en son örneğimi anlatayım size. 

Toplu taşıma araçlarını kullandığım için aslında şanslı olduğumu düşünüyorum. Çünkü çok fazla gözlem yapma imkanım oluyor. Geçenlerde yine otobüsle Anadolu yakasından Avrupa yakasına yol alırken otobüste oturarak gitme imkanı buldum. Yanımda benden biraz daha genç bir kadın oturmakta hemen arkamızda ise yüzlerini ve tiplerini görmediğim ancak oldukça genç olduklarını konuşmalarından tahmin ettiğim iki delikanlı oturmaktaydı. Oldukça yüksek sesle konuşmaları ve zaman zaman gülmeleri beni bile bir ara rahatsız etti. Çünkü hemen hemen ensemde idiler. Hatta bir ara telefonla konuşurken karşımdaki kişinin ne dediğini bile anlayamadım. Yanımdaki kadın ise hiç tepki vermiyor sürekli camdan dışarı bakıyordu. Ben de kulaklığımı çıkartıp müzik dinleyerek çözüm bulmaya çalıştım. Tam dinlemeye başlamıştım ki yanımda oturan kadın arkaya dönüp bir şeyler söyledi sonrada da bana bakıp bir şeyler söyledi. Kulaklığımı çıkartıp "efendim anlamadım?" dedim. Kadın;

-"Böyle terbiyesizlik mi olur? İnsan az biraz terbiyeli olur. Bu ne böyle?" dedi. Arkadaki gençleri işaret ederek. Gençler seslerinin tonunu biraz düşürdüler. Ben de arkaya dönüp daha yumuşak bir ses tonu ile;

-"Biraz daha dikkat ederseniz çok sevinirim" dedim. O zaman gördüm ancak yüzlerini. Henüz 17, 18 yaşlarındalar bilemedin 19,  ki pek zannetmem. Kadın söylenmeye devam etti. 

-"Nasıl aile terbiyesi bu böyle. Hiç mi ailelerinden öğrenmediler..." falan filan... Ben de o zaman kadına tebessüm ederek baktım ve yine sakin bir şekilde; 

-"Çocuk eğitimini sadece aileden, okuldan almaz çevreden de eğitimini alır. Şimdi siz uyarınızla bu görevinizi yerine getirdiniz." dedim. Kadın önce şaşırdı sonra anlamaya çalıştı. Sonra yine konuştu;

-"Benim de iki çocuğum var ama henüz bu yaşlarda değiller ancak bu yaşlara geldiklerinde bunlar gibi olurlarsa ben kafayı yerim herhalde" dedi. Ben de; 

-"Benim de iki tane var biri 23, diğeri 20 yaşında. Merak etmeyin kafayı yemiyorsunuz. Gençler böyle böyle yollarını buluyorlar. Birileri öğüt veriyor, birileri takdir ediyor, birileri uyarıyor, birileri kınıyor. Sonunda törpüleniyorlar ve doğruyu buluyorlar. Onlar genç ve heyecanlılar. Kötü bir şey konuşmuyorlar, Sadece yüksek seslerinin seviyesini ayarlayamıyorlar. Şimdi sizin uyarınızla toplum içinde ses tonlarına dikkat etmeleri gerektiğini öğrenme imkanı yakaladılar. Bir başka zaman yine uyarıldıklarında biraz daha kalıcı törpüleneceklerdir eminim" dedim.

Kadın hala suratıma bakıp anlamaya çalışıyordu. İşte tam da bu sırada beynimde yeni ışıklar çakmaya başladı. Kocaman neonlarla şu yazdı İLETİŞİM!

Yaklaşmakta olduğumuz durakta kadın indi ben cam kenarına yanaştım ayakta duran bir başka kadın yanıma oturdu. Arkamızdaki gençler biraz daha alçaltılmış ancak yine de yüksek sesle hararetli konuşmalarına devam ettiler. Ben de defterimi çıkartıp yazmaya başladım.


İLETİŞİM:

İletişimin en alt! seviyelere indiği bu çağda doğru iletişimi kurmak artık mühendislik alanına girmek üzere kanımca. Yanlış okumadınız iletişimin en alt seviyesi. Oysa içinde bulunduğumuz bu çağda en fazla, en yüksek imkanlarda olan iletişim seviye olarak en altta nasıl olur? Açalım mı bu konuyu ne dersiniz?

Sanal iletişimler gerçek iletişimleri unutturmak üzere mi yoksa gerçekten unutturdu mu? Kısa anlık yazışmalar, karşılıklı kısa yorumlar, kişilerin anlama yeteneğine bağlı olarak sürdürülmekte. Karşılıklı sözlü iletişim yok, beden dili yok,  jest mimik yok, samimiyet yok. Hatta cümle kurmak bile yok. Emoji yani semboller konuşmak ve anlaşma var artık. asdfsdfsdfsdf gibi kahkalar var örneğin.  Tamam eski usül mektup dönemine dönelim demiyorum - o tamamen nostalji olmuş durumda artık- kaldı ki genç nesil nasıl mektup yazılır çok da bilmiyor. Kimsenin zamanı kalmadı uzun mektup yazmaya. İki saniye de kısa mesaj hatta emoji göndermek varken. İyi de tüm bunlar duygularımızı, düşüncelerimizi ne derece tam olarak ifade ediyor. Ya da karşı taraf anlatılmak isteneni ne kadar doğru anlıyor? Gençlere sorarsak "biz anlıyoruz ve anlatıyoruz" yanıtını alırız buna eminim ancak beni çok ikna edemezler yine de. Biraz eski kafalıyız ne de olsa. Mektup devrinin çocuklarıyız. 

Yazılı iletişim malesef bu durumda da sözlü iletişim yani telefonla iletişim ne derece gerçek ve samimi? Ne derece anlaşılır ve anlatılır durumda? Yazılı iletişime göre bir tık önde bana göre. En azından ses tonuna göre ek bir yorum imkanı var dinlediklerini yorumlama ve anlama açısından. Ama ne derece tartışılır. En sağlıklı iletişim karşılıklı olan elbette ancak burada da en önemli etken devreye giriyor. Dinleme sanatı! O da sabır, zaman ayırma, anlamaya çalışma, hoşgörü vs. vs. etkenlerine bağlı bir iletişim yöntemi. 

Ne kadar sabırsız olduk farkındayız değil mi? Hep zamanımız kısıtlı, dar zamanların insanlarıyız hepimiz nedense. Hep anlayışı biz gösterdik, biz anlamaya çabaladık. Artık biz anlatan olacağız, biraz da biz anlaşılır olalım di mi ama? Biraz da başkaları hoşgörülü olsun canım... İşte bu moddayız dinleme sanatında. Bu yüzden de mümkünse en kestirme iletişim yolu bize en uygun olanı diyerek iletişimin sanal olanında debelenip duruyoruz. Şöyle bir bakalım içimize ne kadar doluyuz ve ne kadar yalnızız aslında. 

Artık genç nesil, orta nesil, yaşlı nesil iletişim konusunda birbirlerinden farkı kalmamış görünüyor. Karşılıklı konuşurken kimse uzun cümleleri dinlemez, uzun mesajlar okunmaz olmuş durumda.

Anlaşılır olmak, anlaşmak, anlaşabilmek bireyin sağlıklı ilişkiler kurması, olumlu yönde yaşamını sürdürmesi, sağlıklı ruh hali demektir ki bu da toplumu yakından ilgilendirir. İletişimi doğru kurarsak nelerin ortadan kalkacağını uzun uzun anlatmama gerek yok diye düşünüyorum. Şimdi düşünme ve anlama zamanı. Kendimizi, çevremizi, gençleri, yaşlıları hatta çocukları özellikle çocukları anlamak için düşünme zamanı. İletişimi doğru kurmanın gerekliliğini anlama zamanı...

Şimdilik benden bu kadar. 
http://www.nedir.com/emoji



Bir sonraki buluşmaya kadar sevgiyle kalın hoş kalın... 


https://pbs.twimg.com/media/BZiAbnSIgAAdskI.png


7 Ocak 2016 Perşembe

BUNDAN SONRA KİM TUTAR BENİ...


Yaşadığım en ilginç olayı anlatarak başlıyayım yazıma istedim.

Salı günü dışarı çıktığımda otobüse binmek durumunda kaldım. Akbil (istanbul toplu taşıma kartı). Eeeee? diyorsunuz değil mi? Bu kartı bastığımızda dijital olarak farklı farklı diditlemelerle ses çıkarır bizim otobüslerimizde. Sadece -yetersiz bakiye deme özelliğine sahiptir makina. Yetersiz bakiye sözünü duyduğunuzda bir anda kendinizi morarmış halde bulursunuz. Otobüs hareket etmişse başlarsınız dilenciliğe... Fazla akbili olan? Akbilinizi kullanabilir miyim acaba? gibi. Var olan vermek istemez, olmayan verememenin sıkıntısını duyar. Benimde çok az bir basımlık diye belirtmek ihtiyacı duyar. Ama çoğunlukla bir iki kişi çıkar kendi akbilini uzatır size. Sizde bir basımlık parayı uzatırsınız karşılığında. Bazısı alçakgönüllükle parayı almaz, kimisi de utanır almaz. Ama çoğunlukla alınır o para. Bu durumları toplu taşıma araçlarını kullanan biri olarak sık sık yaşadığımdan çok iyi biliyorum. Ben çoğunlukla öğrencilerden uzatılan parayı almam. Öğrencinin zaten kısıtlıdır parası varsın benim katkım olsun isterim. Bazen de benden almazlar ısrarla veririm. Şimdi ben de öğrenci olduğumdan indirimli kullanıyorum. Bu yüzden kolay kolay -yetersiz bakiye diyemiyor bana. 

İşte dün tam otobüse binip akbili cihaza dokundurdum ki cihazdan gelen boğuk kadın sesi birşeyler söyledi. Ben bir panik, -Ne diyon len sen diye sadece kendimin duyacağı şekilde mırıldandım. Bir yandan da -Eyvah yandım şimdi, nereden bulurum akbil dolum noktası? diye saliseler içinde düşüncelere daldım. Otobüs hem kalabalık uğultulu hem de ses boğuk geldiğinden ben anlayana kadar sustu haspam. -Haydaaa diyerek cihaza eğilip baktım bakiye mi yetersiz geldi? çekmedi mi? ineyim mi? derken gözlerim faltaşı gibi açık, gerilmiş bir halde yazanı okuyorum.

"Doğum gününüz kutlu olsun." altında 1.10 krş. yazıyor. O an anladım boğuk sesli kadın doğum günümü kutluyormuş meğer. Ay ben bir hoş oldum o faltaşı gibi açılan gözlerimin yerini şebek gibi gülümseyen ağzım aldı anında. Arkamı döndüm yürümeye başladım. Başkaları duymuşmudur acaba diye içimden geçse de yayvan yayvan  gülümseyerek geriye doğru ilerledim.  Farkında olmadan bir öğrencinin tepesinde dikilmişim, genç kalkıp yer vermeye yeltenince omzuna dokunup zahmet etme dedim. Bulutlardayım ya yol boyunca hem gülümsedim hem daldım gittim. Allahtan kısa mesafede indim. Sonra aklıma geldi madem doğum günümü kutluyorsun ey akbil bir güzellik yapıp niye yolculuk ücretini "bu da bizden sana hediye" diye almamazlık yapmazsın diye sitem ettim. Yaptınız bir hayır devamını getirin değil mi yani? 

Sonra bankaya uğrayıp kartıma para yükledim. Ay o da ne kartı taktım ekrana tüm banka çalışanlarının temsili resmi topluca gelmez mi? Benim doğum günümü kutlar halde doğum "günün kutlu olsun" yazısı üstte bana jest yapıyorlar. Heee dedim bir siz kalmıştınız zaten. Paramı yatırdım, kartımı aldım. Eee madem öyle insan küçük bir bonus puan vermez mi hediye olarak ey bizi her durumda şu parası bu parası diyerek kırpıp duran banka dedim içimden. Hoş kaşıkla verse kepçe ile zaten çıkardığından vermediğine şükrettim neredeyse. Bu kutlama pek sevimli gelmedi açıkçası. Sonra dönüp evime geldim. 

Sonra da telefon edenler, mesaj bırakanlar, facebook hesabımdan güzel kutlama mesajları gönderenleri gördükçe mutlu oldum. Eh ne de olsa 50. yaşımızı hayırlısı ile tamamlıyorduk. 
Ne mi yaptım bu yıl? En önemlisinden başlayayım bu yıl yeniden öğrenci oldum. Üniversite sınavına girip gayet başarılı bir biçimde sınavı kazandım. Çalışmaya devam ettiğim için mecbur açıköğretim Sosyoloji öğrencisi olmayı tercih ettim. Şu yeni film Nadide Hayat filmindeki gibi örgün öğretime gitmeyi inanın ben de çok istiyordum. Kısmet artık diyorum. (bu arada filmi hala izleyemedim. En kısa zamanda izleyeceğim mutlaka) İkinci önemli şey kilo verdim tam 10 kilo fazlalığımdan kurtuldum. Darısı vermek isteyenlerin başına. Yeni insanlar tanıyıp, yeni bir iş deneyimleme imkanı buldum. Sınırlı ve sayılı da olsa seyahat etme imkanı buldum. Yıllardır görmediğim arkadaşım Esin ile buluştuk. Benim için yine çok kıymetli olan Şenay'ımla 33 yıl sonra birbirimizi bulabildik, telefonla da olsa sesimizi duyabildik. Bunlar hızlıca aklıma gelenler. Bir de gözümle ilgili sıkıntı yaşadım bu yıl. Stres sonucu retina altına sıvı sızıntısı oluştu. Tedavi hala devam ediyor. İnşallah güzel sonuç alırız. Bundan da ders çıkardım elbette. 

Bu yıl biraz daha attım üstümdeki yükleri. O yükler ki çoğu kendi iyi niyetim sonucu üstüme yüklediklerimdi. Bu yıl hiç olmadığım kadar çocuk oldum. Bol bol şarkı söyledim, dans ettim, şiirler yazdım, hiç tanımadığım insanlara selam vermeye devam ettim. Bol bol sesli kahkalar attım. Yeni kitaplar okudum. Hayaller kurdum korkusuzca. Ama en önemlisi elalem diye nitelediklerimizi  kapımın dışına attım. Benim için artık bir önemleri yok. 

Eh bundan sonrada  çocuk kalmaya kararlıyım. Kimse kusuruma bakmasın büyümeye de hiç niyetim yok. Ben öyle ağır, hanım hanımcık, oturaklı yaşlı teyze olamayacağım. Şunun şurasında kalan ömrümü ertelediklerimi yapmaya ayırmak istiyorum imkanlar dahilinde. Şükürle uykuya dalıp şükürle uyanmanın huzurunu yaşamak istiyorum ömrüm oldukça.

Her ne kadar bol bol kırılsamda, bol bol incinsem de içimdeki sevgiyi bitiremeyecekler. Çünkü hala sevmeye değer, saygıya değer insanlar var hayatımda ve yaşamda. Bu yaşıma kadar elediklerimden hariç kalanlar ve bundan sonra hayatıma yeni katılacaklar olanlar için sevgim yeter diyorum. 

Bir kez daha hayatıma değer katanlara iyi ki yollarımız kesişmiş, iyi ki ellerimiz birbirine dokunmuş, iyi ki yüreklerimiz buluşmuş diyorum. Hepinize önce sağlık sonra huzur, mutluluk, bereket dolu uzun ömürler diliyorum. 

Kucak dolusu sevgiler...



26 Ağustos 2015 Çarşamba

UYGUR MUTFAĞINI DENEDİNİZ Mİ?

Bir süredir ara ara bu teklifi alıyordum oğlum Umut'tan.

-Anne sizi yemeğe götürmek istiyorum. Ben çok beğendim eminim sen de çok beğeneceksin. Üstelik fiyatları da gayet uygun. Evet de, de gidelim ama artık.

Mazeretlerime gelince; 

-Hmm, bi düşüneyim, 
-ama şimdi zaman yok, 
-dışarıda yemeği sevmiyorum biliyorsun, 
-öff epey de uzakmış, 
-gece gece git gel zor olur şimdi arabada yok ki, 
-ay tamam, 
-ay başında maaşını al öyle gidelim bari, 
-bla bla bla... 

2 ay başı geçti bu ilk teklifinin üzerinden. Ben sürekli yeni mazeretler ürettim, sonunda; 

- Peki hafta sonu gidelim, dedim.

 Abdülkayyum kısaca Kayyum ile (üniversiteden arkadaşı Uygur Türkleri'nden)  konuştu anında. Haftasonu başka bir programı varmış yarın akşam gidelim demiş. Dönüp sordu ne dersin diye, ona da peki dedim. İş çıkışı ortak bir noktada buluşalım diye kararlaştırdık. 

İş çıkışı koştura koştura eve geldim. Hazırlanıp çıktık babayla birlikte. Önce Üsküdar'a oradan da Marmaray ile Yenikapı'ya. Hava soğuk, babamız biraz hasta, bense kıpır kıpırım yerimde durmuyorum bir aşağı bir yukarı taşların üzerinde seke seke yürüyorum. Durursam üşüyeceğim çünkü. (Bu olay tam olarak çok yoğun kar yağışının hemen öncesi, Mart ayına rastlıyordu) Marmaray Yenikapı istasyonunda bekliyoruz gençleri. Saat 7 de demiştik ama biz 20 dk. erken gittik. Şikayet etmedik elbette erken gittiğimiz için ama onlar da üstüne bir 20 dk. gecikince babamız için epey sıkıntı oldu. 

-şişşht sık dişini, ilk defa oğlumuz bizi yemeğe çıkartıyor dırdır etmek yok! dedim.

Önce Kayyum geldi. Ardından Umut'ta metro ile gelince hep beraber çıktık Aksaray yönüne doğru. Kısa bir yürüyüşten sonra HUZUR UYGUR MUTFAĞI'na vardık. İçerisi aşırı dolu değildi. Oturacak yer rahat bulduk.

Oturur oturmaz biz her hangi bir sipariş vermeden hemen kırmızı bir termos ve 4 kulplu çay bardağı geldi. Umut zaten baştan demişti. Burada sadece çay ve su var içecek olarak sakın başka birşey beklemeyin diye. Çayı siz istemeden getiriyorlar zaten bittikçe de tazeliyorlar termosu. Suyu ise ihtiyaç duyarsanız siz istiyorsunuz.


Bardağın altına dikkat! Menüden yemek seçmek için bu kağıdı inceleyebilirsiniz. :)  Tabi bizim yerimize Kayyum Uygurca konuşarak siparişlerimizi verdi. Ama öncesinde ne- ne değildir, ne yemeliyiz? diye konuşup fikir birliğine vardık. Gerekli açıklamalar Kayyum'dan tavsiyeler Umut'tan. Önden 1 porsiyon kuzu şiş istediler ortaya. 4 şiş geldi. Şişleri elimize aldık ve öyle şişin üzerinden ısıra ısıra yedik. Tek kelimeyle nefisti. Hatta etin yağından nefret eden oğlum şişteki yağı bile yedi. Gözlerimle görmesem inanmazdım. Ama itiraf ediyorum gerçekten mükemmeldi. Çok fazla şey tatmak istediğimizden ortaya tek tabak istedik bazı şeyleri.

Onlara göre ana yemek denilen şey bizim erişte makarna dediğimiz makarna ile yapılan yemek çeşitleri. Sulu veya susuz kuru olarak erişte makarna üzerine sebze, isteğe göre parça etli çeşitleri. Erişte makarnanın çeşitlemeleri seç beğen al bana göre. Ama öyle değil. Malzemesine ve su oranına göre farklı tatlar oluşuyor. İçecek olarak paso çay. Ben dayanamayıp su istedim. :) Pet şişe su getiriyorlar.



Nan (ekmek) ve makarna! Ben nanı salata yerken kullandım açıkçası. Salataya konulan sirkeyi özellikle Uygur sirkesi olarak seçiyorlarmış. Çin sirkesini tercih etmiyoruz dedi Kayyum. Kaşığa döküp tadına baktım gerçekten farklıydı. Kokusu ve lezzeti güzeldi.





Çubukları ilk kez kullanıyorum. Kayyum çubuklarla ilgili işin sırrını verdi. 

-Önce kesme şekerle denemeler yap, başardığın anda işi çözmüş olacaksın! 

Ben de yemeğim gelmeden alıştırma yapmak için kesme şeker tutma denemeleri yaptım. 2 denemede işi kaptığımı görünce;   

-Vaaay, ben bile çubukları bu kadar çabuk kullanamamıştım! dedi. 

Şaka yaptığını düşünerek, yok artık dedim. Çünkü bir Uygurlu ve de bebekliğinden beri sofralarında bu çubuklar mutlaka kullanılıyormuş. 

-Bir büyük için kolay ama küçük bir çocuk için o kadar kolay değildi. diye yanıtladı beni. 

Haklı olabilir. Bir yaşındaki bebeğe ver kaşığı ağzına götürsün rahat rahat, 3 yaşında çatalı rahat kullanır ama çubuklar öyle değil elbette bir küçük çocuk için. 


Veee çubuklarla yiyorum yemeğimi. Oleyyy çok eğlenceli. Arka masadakiler benim kıkırdamama dönüp bakıyorlar bilmiyorlar ki ilk kez kullanıyorum.





Bu da etli pilav. Bu ağır misafirler için yapılıyormuş evlerde. Lezzetlerin hepsi mükemmel güzel... Elimizden geldiğince farklı şeyler istedik ve birbirimizin tabaklarından tadlarına baktık. 

Başka ilçelerde de Uygur mutfaklarının olduğunu söyledi Kayyum. Daha lezzetli yapan yerlerin bulunduğundan bahsetti. Ancak bir siparişin masaya gelmesi için uzun süre beklemek gerekiyormuş. Hiç bir yemek önceden yapılıp bekletilmiyormuş. Siparişi verdikden  sonra yapılmaya başlanıyormuş. Makarnalar bile taze kesiliyormuş. Sebzeler sipariş verildikten sonra doğranıp hazırlanıyormuş. Bir de ahçıbaşı oyalanırsa eh artık bekle bekleyebildiğin kadar. Burası en hızlı servis yapılan yer olduğu için burayı tercih ediyorlarmış meğer. 

Yemekten sonra meyva ve tatlı siparişi vermeyi düşünmeyin sakın böyle bir adetleri yok. Menüde de yok zaten. 

İç mekan ferah ve aydınlıktı bana göre. Fazla kalabalık olmamakla birlikte boş masa çok azdı. Fotoğrafları masaların boşalmasını fırsat bilerek çekmeye çalıştım. 

Bu arada Uygur Türkleri, Kazak Türkleri, Çin üzerine sohbet ettik. Yaşam, gelenek, adetler üzerine karşılaştırmalar yaptık. 







Güzel, keyifli, farklı bir akşam yemeği oldu . Teşekkürler oğluşum, teşekkürler Kayyum diyorum. 


Fiyatlar değişmiş olabilir. Lütfen restorana gitmeden ya da sipariş vermeden önce kontrol edin.
Huzur Uygur Yemekleri adlı restorana ait menü internet sitesinin son güncellenmesinden sonra değişmiş olabilir. Zomato Huzur Uygur Yemekleri menüsündeki fiyatlar için garanti vermemektedir. Kullanıcılar Zomato.com tarafından dijital ortama geçirilmiş Huzur Uygur Yemekleri menülerini (Zomato logosu ile işaretlenmiş şekilde indirip kaydetmekte serbestlerdir. Fakat, herhangi bir ticari amaç için kullanmaları yasaktır.