26 Eylül 2016 Pazartesi

SİZCE NE KADAR ÖNEMLİ?

Uzunnnn bir aradan sonra nihayet yine buradayım. Sanırım blog yazarlığı tembelliğine yakalandım.
Bu süreçte elbette yazılar yazdım, şiirler yazdım ama nerede diye sorarsanız bazıları defterde bazıları anın içinde zihinde yazıldı. Bir türlü elim varıp da bloguma aktaramadım. Nihayet bir gayret geldi ve deftere yazdığım son yazımı buraya aktarmaya kalkıştım. Eh lafı fazla uzatmadan yazımızı yazalım artık değil mi? Fırından yeni çıkmış ekmek tadında bir okuma olması umuduyla buyurun efendim.

Çocuk eğitimini sadece ailede, okulda almaz çevreden de eğitimini alır. Bunu zaten biliyoruz diyorsunuz eminim. Ancak ne kadar farkındayız ve bilincindeyiz bunu konuşalım isterseniz.

Kendi çocuklarımızın eğitimi ve yetiştirilmesi kadar - bir dereceye kadar!- diğer çocuklardan da sorumluyuz. Çocukların ve gençlerin olumlu örnekleri ve olumlu uyarıları aile ve okuldan sonra çevreden de almaya ihtiyaçları olduğu red edilemez. Bu durumda aile ve okula iş düştüğü gibi toplumun diğer yetişkinlerine de çok iş düşmekte. Sabır, hoşgörü, olumlu ve yapıcı eleştiriler, beğeni ve takdir edilme, rol model olma bu sorumluluklardan ilk aklıma gelenler. Örnekler çoğaltılır ama bana göre en önde bunlar olmalı diye düşünüyorum. Yaş gruplarına göre hassasiyetin derecesini ayarlamak gerekse de genel olarak çocuk. ergen ve gençlere karşı bu bilinçte yaklaşmak onları kazanım açısından oldukça önem taşımakta. Ailesi vermemiş, okul verememiş ben mi vereceğim demek en kolay yol elbette sorumluluktan kurtulmak adına. Yinede bir toplumun sağlıklı nesillerle devamını sağlamak o toplumun tüm yetişkinlerinin sorumluluğu olmalıdır. 

Ancakkkk sınırları ve üslubu çok çok dikkatli çizmek ve uygulamak önemli iletişim kurarken. Geldiğimiz bu çağ ve yaşadığımız bu zamanda bu ince ayarı tıpkı bir mühendis gibi iyi düşünüp uygulamak gerekli. 

Peki hepimiz şimdi mühendis mi olacağız? Nasıl olacağız? O kadar basit mi bu iş? Elbette değil. Buna rağmen olaya bu gözle bakmamız gerekiyor diyorum. Bu bilinçle hareket ettiğimiz zaman her zaman olmasa da çoğunlukla istenilen hedefe varmak açısından bir şansımız oluyor. 

Ben bunu sık sık yaşıyorum. Üstelik hemen her yerde bu durumlarla karşılaşabiliyorum. Lafı uzatmadan  en son örneğimi anlatayım size. 

Toplu taşıma araçlarını kullandığım için aslında şanslı olduğumu düşünüyorum. Çünkü çok fazla gözlem yapma imkanım oluyor. Geçenlerde yine otobüsle Anadolu yakasından Avrupa yakasına yol alırken otobüste oturarak gitme imkanı buldum. Yanımda benden biraz daha genç bir kadın oturmakta hemen arkamızda ise yüzlerini ve tiplerini görmediğim ancak oldukça genç olduklarını konuşmalarından tahmin ettiğim iki delikanlı oturmaktaydı. Oldukça yüksek sesle konuşmaları ve zaman zaman gülmeleri beni bile bir ara rahatsız etti. Çünkü hemen hemen ensemde idiler. Hatta bir ara telefonla konuşurken karşımdaki kişinin ne dediğini bile anlayamadım. Yanımdaki kadın ise hiç tepki vermiyor sürekli camdan dışarı bakıyordu. Ben de kulaklığımı çıkartıp müzik dinleyerek çözüm bulmaya çalıştım. Tam dinlemeye başlamıştım ki yanımda oturan kadın arkaya dönüp bir şeyler söyledi sonrada da bana bakıp bir şeyler söyledi. Kulaklığımı çıkartıp "efendim anlamadım?" dedim. Kadın;

-"Böyle terbiyesizlik mi olur? İnsan az biraz terbiyeli olur. Bu ne böyle?" dedi. Arkadaki gençleri işaret ederek. Gençler seslerinin tonunu biraz düşürdüler. Ben de arkaya dönüp daha yumuşak bir ses tonu ile;

-"Biraz daha dikkat ederseniz çok sevinirim" dedim. O zaman gördüm ancak yüzlerini. Henüz 17, 18 yaşlarındalar bilemedin 19,  ki pek zannetmem. Kadın söylenmeye devam etti. 

-"Nasıl aile terbiyesi bu böyle. Hiç mi ailelerinden öğrenmediler..." falan filan... Ben de o zaman kadına tebessüm ederek baktım ve yine sakin bir şekilde; 

-"Çocuk eğitimini sadece aileden, okuldan almaz çevreden de eğitimini alır. Şimdi siz uyarınızla bu görevinizi yerine getirdiniz." dedim. Kadın önce şaşırdı sonra anlamaya çalıştı. Sonra yine konuştu;

-"Benim de iki çocuğum var ama henüz bu yaşlarda değiller ancak bu yaşlara geldiklerinde bunlar gibi olurlarsa ben kafayı yerim herhalde" dedi. Ben de; 

-"Benim de iki tane var biri 23, diğeri 20 yaşında. Merak etmeyin kafayı yemiyorsunuz. Gençler böyle böyle yollarını buluyorlar. Birileri öğüt veriyor, birileri takdir ediyor, birileri uyarıyor, birileri kınıyor. Sonunda törpüleniyorlar ve doğruyu buluyorlar. Onlar genç ve heyecanlılar. Kötü bir şey konuşmuyorlar, Sadece yüksek seslerinin seviyesini ayarlayamıyorlar. Şimdi sizin uyarınızla toplum içinde ses tonlarına dikkat etmeleri gerektiğini öğrenme imkanı yakaladılar. Bir başka zaman yine uyarıldıklarında biraz daha kalıcı törpüleneceklerdir eminim" dedim.

Kadın hala suratıma bakıp anlamaya çalışıyordu. İşte tam da bu sırada beynimde yeni ışıklar çakmaya başladı. Kocaman neonlarla şu yazdı İLETİŞİM!

Yaklaşmakta olduğumuz durakta kadın indi ben cam kenarına yanaştım ayakta duran bir başka kadın yanıma oturdu. Arkamızdaki gençler biraz daha alçaltılmış ancak yine de yüksek sesle hararetli konuşmalarına devam ettiler. Ben de defterimi çıkartıp yazmaya başladım.


İLETİŞİM:

İletişimin en alt! seviyelere indiği bu çağda doğru iletişimi kurmak artık mühendislik alanına girmek üzere kanımca. Yanlış okumadınız iletişimin en alt seviyesi. Oysa içinde bulunduğumuz bu çağda en fazla, en yüksek imkanlarda olan iletişim seviye olarak en altta nasıl olur? Açalım mı bu konuyu ne dersiniz?

Sanal iletişimler gerçek iletişimleri unutturmak üzere mi yoksa gerçekten unutturdu mu? Kısa anlık yazışmalar, karşılıklı kısa yorumlar, kişilerin anlama yeteneğine bağlı olarak sürdürülmekte. Karşılıklı sözlü iletişim yok, beden dili yok,  jest mimik yok, samimiyet yok. Hatta cümle kurmak bile yok. Emoji yani semboller konuşmak ve anlaşma var artık. asdfsdfsdfsdf gibi kahkalar var örneğin.  Tamam eski usül mektup dönemine dönelim demiyorum - o tamamen nostalji olmuş durumda artık- kaldı ki genç nesil nasıl mektup yazılır çok da bilmiyor. Kimsenin zamanı kalmadı uzun mektup yazmaya. İki saniye de kısa mesaj hatta emoji göndermek varken. İyi de tüm bunlar duygularımızı, düşüncelerimizi ne derece tam olarak ifade ediyor. Ya da karşı taraf anlatılmak isteneni ne kadar doğru anlıyor? Gençlere sorarsak "biz anlıyoruz ve anlatıyoruz" yanıtını alırız buna eminim ancak beni çok ikna edemezler yine de. Biraz eski kafalıyız ne de olsa. Mektup devrinin çocuklarıyız. 

Yazılı iletişim malesef bu durumda da sözlü iletişim yani telefonla iletişim ne derece gerçek ve samimi? Ne derece anlaşılır ve anlatılır durumda? Yazılı iletişime göre bir tık önde bana göre. En azından ses tonuna göre ek bir yorum imkanı var dinlediklerini yorumlama ve anlama açısından. Ama ne derece tartışılır. En sağlıklı iletişim karşılıklı olan elbette ancak burada da en önemli etken devreye giriyor. Dinleme sanatı! O da sabır, zaman ayırma, anlamaya çalışma, hoşgörü vs. vs. etkenlerine bağlı bir iletişim yöntemi. 

Ne kadar sabırsız olduk farkındayız değil mi? Hep zamanımız kısıtlı, dar zamanların insanlarıyız hepimiz nedense. Hep anlayışı biz gösterdik, biz anlamaya çabaladık. Artık biz anlatan olacağız, biraz da biz anlaşılır olalım di mi ama? Biraz da başkaları hoşgörülü olsun canım... İşte bu moddayız dinleme sanatında. Bu yüzden de mümkünse en kestirme iletişim yolu bize en uygun olanı diyerek iletişimin sanal olanında debelenip duruyoruz. Şöyle bir bakalım içimize ne kadar doluyuz ve ne kadar yalnızız aslında. 

Artık genç nesil, orta nesil, yaşlı nesil iletişim konusunda birbirlerinden farkı kalmamış görünüyor. Karşılıklı konuşurken kimse uzun cümleleri dinlemez, uzun mesajlar okunmaz olmuş durumda.

Anlaşılır olmak, anlaşmak, anlaşabilmek bireyin sağlıklı ilişkiler kurması, olumlu yönde yaşamını sürdürmesi, sağlıklı ruh hali demektir ki bu da toplumu yakından ilgilendirir. İletişimi doğru kurarsak nelerin ortadan kalkacağını uzun uzun anlatmama gerek yok diye düşünüyorum. Şimdi düşünme ve anlama zamanı. Kendimizi, çevremizi, gençleri, yaşlıları hatta çocukları özellikle çocukları anlamak için düşünme zamanı. İletişimi doğru kurmanın gerekliliğini anlama zamanı...

Şimdilik benden bu kadar. 
http://www.nedir.com/emoji



Bir sonraki buluşmaya kadar sevgiyle kalın hoş kalın... 


https://pbs.twimg.com/media/BZiAbnSIgAAdskI.png


7 Ocak 2016 Perşembe

BUNDAN SONRA KİM TUTAR BENİ...


Yaşadığım en ilginç olayı anlatarak başlıyayım yazıma istedim.

Salı günü dışarı çıktığımda otobüse binmek durumunda kaldım. Akbil (istanbul toplu taşıma kartı). Eeeee? diyorsunuz değil mi? Bu kartı bastığımızda dijital olarak farklı farklı diditlemelerle ses çıkarır bizim otobüslerimizde. Sadece -yetersiz bakiye deme özelliğine sahiptir makina. Yetersiz bakiye sözünü duyduğunuzda bir anda kendinizi morarmış halde bulursunuz. Otobüs hareket etmişse başlarsınız dilenciliğe... Fazla akbili olan? Akbilinizi kullanabilir miyim acaba? gibi. Var olan vermek istemez, olmayan verememenin sıkıntısını duyar. Benimde çok az bir basımlık diye belirtmek ihtiyacı duyar. Ama çoğunlukla bir iki kişi çıkar kendi akbilini uzatır size. Sizde bir basımlık parayı uzatırsınız karşılığında. Bazısı alçakgönüllükle parayı almaz, kimisi de utanır almaz. Ama çoğunlukla alınır o para. Bu durumları toplu taşıma araçlarını kullanan biri olarak sık sık yaşadığımdan çok iyi biliyorum. Ben çoğunlukla öğrencilerden uzatılan parayı almam. Öğrencinin zaten kısıtlıdır parası varsın benim katkım olsun isterim. Bazen de benden almazlar ısrarla veririm. Şimdi ben de öğrenci olduğumdan indirimli kullanıyorum. Bu yüzden kolay kolay -yetersiz bakiye diyemiyor bana. 

İşte dün tam otobüse binip akbili cihaza dokundurdum ki cihazdan gelen boğuk kadın sesi birşeyler söyledi. Ben bir panik, -Ne diyon len sen diye sadece kendimin duyacağı şekilde mırıldandım. Bir yandan da -Eyvah yandım şimdi, nereden bulurum akbil dolum noktası? diye saliseler içinde düşüncelere daldım. Otobüs hem kalabalık uğultulu hem de ses boğuk geldiğinden ben anlayana kadar sustu haspam. -Haydaaa diyerek cihaza eğilip baktım bakiye mi yetersiz geldi? çekmedi mi? ineyim mi? derken gözlerim faltaşı gibi açık, gerilmiş bir halde yazanı okuyorum.

"Doğum gününüz kutlu olsun." altında 1.10 krş. yazıyor. O an anladım boğuk sesli kadın doğum günümü kutluyormuş meğer. Ay ben bir hoş oldum o faltaşı gibi açılan gözlerimin yerini şebek gibi gülümseyen ağzım aldı anında. Arkamı döndüm yürümeye başladım. Başkaları duymuşmudur acaba diye içimden geçse de yayvan yayvan  gülümseyerek geriye doğru ilerledim.  Farkında olmadan bir öğrencinin tepesinde dikilmişim, genç kalkıp yer vermeye yeltenince omzuna dokunup zahmet etme dedim. Bulutlardayım ya yol boyunca hem gülümsedim hem daldım gittim. Allahtan kısa mesafede indim. Sonra aklıma geldi madem doğum günümü kutluyorsun ey akbil bir güzellik yapıp niye yolculuk ücretini "bu da bizden sana hediye" diye almamazlık yapmazsın diye sitem ettim. Yaptınız bir hayır devamını getirin değil mi yani? 

Sonra bankaya uğrayıp kartıma para yükledim. Ay o da ne kartı taktım ekrana tüm banka çalışanlarının temsili resmi topluca gelmez mi? Benim doğum günümü kutlar halde doğum "günün kutlu olsun" yazısı üstte bana jest yapıyorlar. Heee dedim bir siz kalmıştınız zaten. Paramı yatırdım, kartımı aldım. Eee madem öyle insan küçük bir bonus puan vermez mi hediye olarak ey bizi her durumda şu parası bu parası diyerek kırpıp duran banka dedim içimden. Hoş kaşıkla verse kepçe ile zaten çıkardığından vermediğine şükrettim neredeyse. Bu kutlama pek sevimli gelmedi açıkçası. Sonra dönüp evime geldim. 

Sonra da telefon edenler, mesaj bırakanlar, facebook hesabımdan güzel kutlama mesajları gönderenleri gördükçe mutlu oldum. Eh ne de olsa 50. yaşımızı hayırlısı ile tamamlıyorduk. 
Ne mi yaptım bu yıl? En önemlisinden başlayayım bu yıl yeniden öğrenci oldum. Üniversite sınavına girip gayet başarılı bir biçimde sınavı kazandım. Çalışmaya devam ettiğim için mecbur açıköğretim Sosyoloji öğrencisi olmayı tercih ettim. Şu yeni film Nadide Hayat filmindeki gibi örgün öğretime gitmeyi inanın ben de çok istiyordum. Kısmet artık diyorum. (bu arada filmi hala izleyemedim. En kısa zamanda izleyeceğim mutlaka) İkinci önemli şey kilo verdim tam 10 kilo fazlalığımdan kurtuldum. Darısı vermek isteyenlerin başına. Yeni insanlar tanıyıp, yeni bir iş deneyimleme imkanı buldum. Sınırlı ve sayılı da olsa seyahat etme imkanı buldum. Yıllardır görmediğim arkadaşım Esin ile buluştuk. Benim için yine çok kıymetli olan Şenay'ımla 33 yıl sonra birbirimizi bulabildik, telefonla da olsa sesimizi duyabildik. Bunlar hızlıca aklıma gelenler. Bir de gözümle ilgili sıkıntı yaşadım bu yıl. Stres sonucu retina altına sıvı sızıntısı oluştu. Tedavi hala devam ediyor. İnşallah güzel sonuç alırız. Bundan da ders çıkardım elbette. 

Bu yıl biraz daha attım üstümdeki yükleri. O yükler ki çoğu kendi iyi niyetim sonucu üstüme yüklediklerimdi. Bu yıl hiç olmadığım kadar çocuk oldum. Bol bol şarkı söyledim, dans ettim, şiirler yazdım, hiç tanımadığım insanlara selam vermeye devam ettim. Bol bol sesli kahkalar attım. Yeni kitaplar okudum. Hayaller kurdum korkusuzca. Ama en önemlisi elalem diye nitelediklerimizi  kapımın dışına attım. Benim için artık bir önemleri yok. 

Eh bundan sonrada  çocuk kalmaya kararlıyım. Kimse kusuruma bakmasın büyümeye de hiç niyetim yok. Ben öyle ağır, hanım hanımcık, oturaklı yaşlı teyze olamayacağım. Şunun şurasında kalan ömrümü ertelediklerimi yapmaya ayırmak istiyorum imkanlar dahilinde. Şükürle uykuya dalıp şükürle uyanmanın huzurunu yaşamak istiyorum ömrüm oldukça.

Her ne kadar bol bol kırılsamda, bol bol incinsem de içimdeki sevgiyi bitiremeyecekler. Çünkü hala sevmeye değer, saygıya değer insanlar var hayatımda ve yaşamda. Bu yaşıma kadar elediklerimden hariç kalanlar ve bundan sonra hayatıma yeni katılacaklar olanlar için sevgim yeter diyorum. 

Bir kez daha hayatıma değer katanlara iyi ki yollarımız kesişmiş, iyi ki ellerimiz birbirine dokunmuş, iyi ki yüreklerimiz buluşmuş diyorum. Hepinize önce sağlık sonra huzur, mutluluk, bereket dolu uzun ömürler diliyorum. 

Kucak dolusu sevgiler...



26 Ağustos 2015 Çarşamba

UYGUR MUTFAĞINI DENEDİNİZ Mİ?

Bir süredir ara ara bu teklifi alıyordum oğlum Umut'tan.

-Anne sizi yemeğe götürmek istiyorum. Ben çok beğendim eminim sen de çok beğeneceksin. Üstelik fiyatları da gayet uygun. Evet de, de gidelim ama artık.

Mazeretlerime gelince; 

-Hmm, bi düşüneyim, 
-ama şimdi zaman yok, 
-dışarıda yemeği sevmiyorum biliyorsun, 
-öff epey de uzakmış, 
-gece gece git gel zor olur şimdi arabada yok ki, 
-ay tamam, 
-ay başında maaşını al öyle gidelim bari, 
-bla bla bla... 

2 ay başı geçti bu ilk teklifinin üzerinden. Ben sürekli yeni mazeretler ürettim, sonunda; 

- Peki hafta sonu gidelim, dedim.

 Abdülkayyum kısaca Kayyum ile (üniversiteden arkadaşı Uygur Türkleri'nden)  konuştu anında. Haftasonu başka bir programı varmış yarın akşam gidelim demiş. Dönüp sordu ne dersin diye, ona da peki dedim. İş çıkışı ortak bir noktada buluşalım diye kararlaştırdık. 

İş çıkışı koştura koştura eve geldim. Hazırlanıp çıktık babayla birlikte. Önce Üsküdar'a oradan da Marmaray ile Yenikapı'ya. Hava soğuk, babamız biraz hasta, bense kıpır kıpırım yerimde durmuyorum bir aşağı bir yukarı taşların üzerinde seke seke yürüyorum. Durursam üşüyeceğim çünkü. (Bu olay tam olarak çok yoğun kar yağışının hemen öncesi, Mart ayına rastlıyordu) Marmaray Yenikapı istasyonunda bekliyoruz gençleri. Saat 7 de demiştik ama biz 20 dk. erken gittik. Şikayet etmedik elbette erken gittiğimiz için ama onlar da üstüne bir 20 dk. gecikince babamız için epey sıkıntı oldu. 

-şişşht sık dişini, ilk defa oğlumuz bizi yemeğe çıkartıyor dırdır etmek yok! dedim.

Önce Kayyum geldi. Ardından Umut'ta metro ile gelince hep beraber çıktık Aksaray yönüne doğru. Kısa bir yürüyüşten sonra HUZUR UYGUR MUTFAĞI'na vardık. İçerisi aşırı dolu değildi. Oturacak yer rahat bulduk.

Oturur oturmaz biz her hangi bir sipariş vermeden hemen kırmızı bir termos ve 4 kulplu çay bardağı geldi. Umut zaten baştan demişti. Burada sadece çay ve su var içecek olarak sakın başka birşey beklemeyin diye. Çayı siz istemeden getiriyorlar zaten bittikçe de tazeliyorlar termosu. Suyu ise ihtiyaç duyarsanız siz istiyorsunuz.


Bardağın altına dikkat! Menüden yemek seçmek için bu kağıdı inceleyebilirsiniz. :)  Tabi bizim yerimize Kayyum Uygurca konuşarak siparişlerimizi verdi. Ama öncesinde ne- ne değildir, ne yemeliyiz? diye konuşup fikir birliğine vardık. Gerekli açıklamalar Kayyum'dan tavsiyeler Umut'tan. Önden 1 porsiyon kuzu şiş istediler ortaya. 4 şiş geldi. Şişleri elimize aldık ve öyle şişin üzerinden ısıra ısıra yedik. Tek kelimeyle nefisti. Hatta etin yağından nefret eden oğlum şişteki yağı bile yedi. Gözlerimle görmesem inanmazdım. Ama itiraf ediyorum gerçekten mükemmeldi. Çok fazla şey tatmak istediğimizden ortaya tek tabak istedik bazı şeyleri.

Onlara göre ana yemek denilen şey bizim erişte makarna dediğimiz makarna ile yapılan yemek çeşitleri. Sulu veya susuz kuru olarak erişte makarna üzerine sebze, isteğe göre parça etli çeşitleri. Erişte makarnanın çeşitlemeleri seç beğen al bana göre. Ama öyle değil. Malzemesine ve su oranına göre farklı tatlar oluşuyor. İçecek olarak paso çay. Ben dayanamayıp su istedim. :) Pet şişe su getiriyorlar.



Nan (ekmek) ve makarna! Ben nanı salata yerken kullandım açıkçası. Salataya konulan sirkeyi özellikle Uygur sirkesi olarak seçiyorlarmış. Çin sirkesini tercih etmiyoruz dedi Kayyum. Kaşığa döküp tadına baktım gerçekten farklıydı. Kokusu ve lezzeti güzeldi.





Çubukları ilk kez kullanıyorum. Kayyum çubuklarla ilgili işin sırrını verdi. 

-Önce kesme şekerle denemeler yap, başardığın anda işi çözmüş olacaksın! 

Ben de yemeğim gelmeden alıştırma yapmak için kesme şeker tutma denemeleri yaptım. 2 denemede işi kaptığımı görünce;   

-Vaaay, ben bile çubukları bu kadar çabuk kullanamamıştım! dedi. 

Şaka yaptığını düşünerek, yok artık dedim. Çünkü bir Uygurlu ve de bebekliğinden beri sofralarında bu çubuklar mutlaka kullanılıyormuş. 

-Bir büyük için kolay ama küçük bir çocuk için o kadar kolay değildi. diye yanıtladı beni. 

Haklı olabilir. Bir yaşındaki bebeğe ver kaşığı ağzına götürsün rahat rahat, 3 yaşında çatalı rahat kullanır ama çubuklar öyle değil elbette bir küçük çocuk için. 


Veee çubuklarla yiyorum yemeğimi. Oleyyy çok eğlenceli. Arka masadakiler benim kıkırdamama dönüp bakıyorlar bilmiyorlar ki ilk kez kullanıyorum.





Bu da etli pilav. Bu ağır misafirler için yapılıyormuş evlerde. Lezzetlerin hepsi mükemmel güzel... Elimizden geldiğince farklı şeyler istedik ve birbirimizin tabaklarından tadlarına baktık. 

Başka ilçelerde de Uygur mutfaklarının olduğunu söyledi Kayyum. Daha lezzetli yapan yerlerin bulunduğundan bahsetti. Ancak bir siparişin masaya gelmesi için uzun süre beklemek gerekiyormuş. Hiç bir yemek önceden yapılıp bekletilmiyormuş. Siparişi verdikden  sonra yapılmaya başlanıyormuş. Makarnalar bile taze kesiliyormuş. Sebzeler sipariş verildikten sonra doğranıp hazırlanıyormuş. Bir de ahçıbaşı oyalanırsa eh artık bekle bekleyebildiğin kadar. Burası en hızlı servis yapılan yer olduğu için burayı tercih ediyorlarmış meğer. 

Yemekten sonra meyva ve tatlı siparişi vermeyi düşünmeyin sakın böyle bir adetleri yok. Menüde de yok zaten. 

İç mekan ferah ve aydınlıktı bana göre. Fazla kalabalık olmamakla birlikte boş masa çok azdı. Fotoğrafları masaların boşalmasını fırsat bilerek çekmeye çalıştım. 

Bu arada Uygur Türkleri, Kazak Türkleri, Çin üzerine sohbet ettik. Yaşam, gelenek, adetler üzerine karşılaştırmalar yaptık. 







Güzel, keyifli, farklı bir akşam yemeği oldu . Teşekkürler oğluşum, teşekkürler Kayyum diyorum. 


Fiyatlar değişmiş olabilir. Lütfen restorana gitmeden ya da sipariş vermeden önce kontrol edin.
Huzur Uygur Yemekleri adlı restorana ait menü internet sitesinin son güncellenmesinden sonra değişmiş olabilir. Zomato Huzur Uygur Yemekleri menüsündeki fiyatlar için garanti vermemektedir. Kullanıcılar Zomato.com tarafından dijital ortama geçirilmiş Huzur Uygur Yemekleri menülerini (Zomato logosu ile işaretlenmiş şekilde indirip kaydetmekte serbestlerdir. Fakat, herhangi bir ticari amaç için kullanmaları yasaktır.


29 Temmuz 2015 Çarşamba

B.A.H.A.N.E. Burda çok...

Ne çok zaman geçmiş son yazımın üzerinden. Yarım kalan yazılarım boyunlarını bükmüşler. Parmaklar? Onlar da kireçlenmeyle meşgul olmaya başlamışlar. Kısacası işlemeyen demir misali paslanma başlamış.

Niye bu kadar sürdü derseniz bahaneden bol ne var. Başta işim artık bilgisayar başında değil, el parmaklarımda başlayan uyuşma ve ağrıların sebebi karpal tünel değil boyundaki pek sevgili 2 tontiş fıtıkmış meğer.. Yetti mi? Yok yetmedi. Son işimin mirası hatırlarsanız bundan önceki son işimde tansiyon tavan durumlarındaydım. İşte o işimin bana mirası sağ göz retinamın yırtılması ve retina altına sıvı sızıntısı. Görmede bir miktar kayıp ve bozulma. Tedavim hala sürüyor. Hatta o sıralarda sinirden gece uykumda dişimi sıkmışım dişimi kırdım onun tedavisi bitti çok şükür.  Bir de yıllardır bir şekilde idare ettiğim bel fıtığım geçen ay ilk kez bir atak yaptı.10 günlük bir sıkıntı yaşadım. Çok pis bir olaymış meğer. Çekenlere Allah şifa versin. Parmaklardaki kireçlenme ise malesef genetik olarak yaşanacak bir süreçin başlangıcı imiş. Tedavisi düzenli egzersiz. Yapıyoruz artık çare yok. Biraz erken başladı ama yapacak birşey yok. Eeee son olarak bilgisayarımın touchpad i yazarken beni çılgına çevirmesiydi. Ya satırlar arasında atlamalar yaparak yazıyı mahvediyordu ya da yazdıklarımı küt diye silip yok ediyordu. Aşırı hassas ve hızlı. Üstelik kontrolsüz bir hız. Kapat gitsin diyeceksiniz haklı olarak ama kapatamıyoruz ki. Ne yapsak kaldıramıyoruz kilitlenmiş. Oğluma yalvar yakar format attırdım sonunda. Yeniden kurulum yaptı. Aaaa o da ne herşey düzeldi. Ama ille başında boza pişirmek gerekiyormuş meğer.

-Tamam anne, yaparım anne, yarın yaparım anne, hafta sonu yaparım anne, yedeklerini al anne, sen de al baba, uyudum anne, yaptım anne, öffff anne, bi bitmedin anne, ay anne! Oldu mu? Tamam mı? Uzun süre gelme lütfen anne!,..

Bilgisayar mühendisliği okuyan oğlum, yazılımcı oğlum çoooook teşekkürler. Eline sağlık ne diyim başka. :)

https://kidim2013.files.wordpress.com/2013/12/bahane-247x300.jpg


İşte size bir sürü bahane. Neyse, artık bahanelerin ardına sığınmadan yazımı tamamlayayım ben en iyisi.

Hem havaların sıcaklığı tavan yapmışken hem de ülkenin havasının tavan yaptığı şu günlerde serin, sakin ve huzurlu günlerin biran önce gelmesini diliyorum.

Sevgi ve esenlik dilekleri ile bu seferlik böyle oldu diyorum. Daha güzellerinde buluşmak ümidiyle...




26 Nisan 2015 Pazar

İstanbul'u dinliyorum gözlerim ve kulaklarım kapalı!...

Ah bu İstanbul... Ne yağmurlu havası çekilir oldu iyice ne de güneşli havası. Yağmur yağsa trafik kilit hale gelir de güneşli günlerde gelmez mi? Gelir elbette. İstanbul'lu olmama rağmen İstanbul'a yabancıyım artık. Şehir bana gittttt! diye bas bas bağırıyor aslında. Çoktan benim olmaktan çıkmış şehrim. Güneş çıkmış ya nihayet millet atmış kendini çimenin olduğu her yere. Mangallar kurulmuş, pijamalar giyilmiş, toplar çıkmış ortaya yaşasın piknik durumları. Nerede mi? Deniz kenarları sahil yollarında, yol kenarlarındaki park alanlarında kısacası her yerde. Nasıl kalabalık, nasıl karma karışık bir durum anlatamam. Arabalar yol boyunca park edilmiş üstelik. Trafik berbat. Sadece piknikçiler mi derseniz, değil tabiki de. Seçim propagandaları için mitingler, dernek mitingleri vs. vs. Bir yerden bir yere gitmek bu araba, otobüs, insan bolluğunda işkence halini alıyor bir süre sonra. Zaten gereğinden fazla araç her gün trafikte. Bir de insanların böyle topluca sokaklara dökülmesi hepten sıkıntılı durum oluşturuyor. Bilmiyorum belki sadece bana çok sıkıntı yapıyor da olabilir. Özellikle dışarıdan gelen çok fazla yabancı insan gözüme çarpıyor. Gerçek İstanbul insanı nereye gitti bilmiyorum. Arapça ve kürtçe konuşmalara çok sık rastlıyorum mesela. Bir de Suriyeli dilencilere. Çoluk çocuk ailece dilenmekteler. Bir köprü üst geçitten mi geçiyorsunuz. Vay halinize. Satıcılar, alıcılar zaten dar olan yolu hepten daraltırken merdivenlerde dilencinin kapladığı alan ile iyice geçilmez oluyor. Kim bunlar diyorum? Nereden gelirler? Neden gelirler? Gelip de niye gitmezler? Özellikle Avrupa yakasına geçtiğimde hep bu daralmaları yaşıyorum. Anadolu yakası biraz daha rahat gibi ama onunda suyunu çıkartmaya hazırlar.



 İşte bu nedenle şehir bana "gitttt!" diye bağırıyor. Kim bilir bir gün gerçekten giderim. Sadece bir çanta bir bavul alır yüreğimin götürdüğü yere giderim. Ama şimdilik biraz daha katlanmak zorundayım. 

Ben denizin ve yeşilin insanıyım. Kedilerin, köpeklerin, kuşların. Ne baharın ne yazın. Tüm mevsimlerin insanıyım. Sade, duru, çokça inatçı, biraz hırçın biraz uysal biriyim. Sevdimi karşılıksız sevenim. Paylaşmayı çok severim de İstanbul'u bu kadar hoyrat kullananlarla paylaşmayı sevmiyorum nedense. Abartıyorum gibi gelebilir belki size ancak ben hissettiklerimi yazıyorum sadece. Belki de biraz yorgunum ondan. Yeni işime başladım. Hadi hayırlısı. Henüz çok yeni. Yani her yeni iş gibi başta biraz stresli sonra yoluna girecek nasipse. Hep böyle olur zaten benim. Yeni iş, yeni sorumluluk, yeni bir sipariş vs. 

Bu arada, bu yıl üniversite sınavına girdim sessizce. 32 yıl aradan sonra, üstelik hiç çalışmadan. Fena değil. Hatta beklediğimden daha iyi sonuç geldi. 290 ile YGS yi aştım. LYS ye ise girmek istemedim. Yani nasip ise bir de bu yaştan sonra öğrenci olacağım yeniden. Yarım bıraktığım üniversite hayatıma yeni bir başlangıç yapacağım. 

Plan projeler çok da ömür yeter mi bilmem. Çok da dert değil aslında. Ölmeden önce yapılacak 100 şeyden birini gerçekleştirmiş olmanın hafifliğini yaşamak güzel aslında. Ay aman çok da yaşlı değilim elbette ama genç de değilim. Hayatı çok da ciddiye almamak gerek biliyorum. Biliyorum da hani bir söz var; "gençler bilebilse, yaşlılar yapabilse" işte çok da geçe bırakmadan bazı şeyleri de yapmak için çabalıyorum sadece. 

Bu gün İstanbul'u dinledim gözlerim kapalı! Çok gürültülüydü. Gözümü açtım, gördüğüm şey; çok fazla kalabalıktı. Tekrar gözlerimi kapattım kulaklarımla birlikte. Bu yeni şehri tanımıyorum ben. Eski İstanbul'u, çocukluğumu, gençliğimi geri istiyorum. Komşularımızı, mahallemizi, bahçe içindeki bir kaç katlı evlerimizi geri istiyorum. Dilini bilmediğim insanları değil, İstanbul Türkçesi ile konuşanları duymak istiyorum. Misafire hürmetimiz sonsuz ama postu fütursuzca, hoyratça serenlere hoşgörüm yok benim. Üç kuruş dünyalık için eşsiz İstanbul'u peşkeş çekenlere hakkım helal değil benim. 

Baharın güzelliği, güneşin sıcaklığı ile sevgiler kucak dolusu.



KORKUSUZCA

Kalk, kalk ve git uzaklara
Hiç korkmadan, kimseyi tanımadan,
Gecenin karanlığına aldırmadan,
Yıldızları bulana kadar bak gökyüzüne
Bulutlar kapatmış olsa bile

Senin için elbet biri sıyrılıp çıkacaktır yoluna
Aramaktan sıkılıp sakın yarım bırakma
Umutlar tükendiğinde tükenirmiş hayat
O zaman içinde her daim yeni bir umut yaşat

Yaşın genç olsada veya çok da geç
Sadece bunu bil, gülümse geç
Yeni başlangıçlar hep aynı korkuyu yaşatır 
Önemli olan yola çıkmaktır

Nefesin yetmese bile hedefine varamaya
Veya vardığında umduğunu bulamasan da
En azından yıldızlar dostun olmuştur yol boyunca
Öyleyse kalk ve git uzaklara korkusuzca...

16 Mart 2015 Pazartesi

AKLIMA GELMİŞKEN...





Kimbilir ne güzeldir dans etmek seninle
Yaslayıp da başımı uyumak göğsünün üzerinde
Ve uyanmak aydınlık sabahlara
Mis kokan çarşaflar üzerinde...






12 Mart 2015 Perşembe

YOĞUNLUĞUN ARDINDAN...

Uzun bir ara oldu bu sefer. Ama benim için pek de öyle değildi. Bu süreçte 2 tane yazıyı deftere yazdım. Gerçi tam bitmedi ama taslak olarak hazırlar. Sadece buraya geçirmek ve toparlamak gerekiyor.


Ancakkkk 3 yoğun mu yoğun hafta geçirdim. Üstelik ilk hafta yani karın en yoğun yağdığı hafta müthiş hasta halime bakmadan bir inat uğruna kalkıp yeni işime gittim. İnat diyorum da inat sadece kendime, hastalığıma inat. Dinlemedim hastalığımı. Gece komada sabah ise dişimi sıkarak yola koyuldum 3 gün. Benim bu inadıma karşılık hastalık da yenildi. Ama sıkıntı sadece bu değildi ki. İşi devredecek olan kişi ile de büyük bir savaş verdim. Tüm mızıldanmalarına, dırdırlarına, hatta kaba konuşmalarına karşılık susmayı tercih ettim. Konuyu yakından bilen ailem ve dostlarımın susma! demesine karşılık yeterki işi tam teslim alabilmek için sustum. 1 haftanın sonucunda benim farklı dil ile karşılık vermem ve sorduğu sorulara beklemediği yanıtlar vermem sonucu epey afallamış olarak geri adım atmak zorunda kaldı. Ya ben ne kadar zorlasam da asla bu insanların seviyesine inemiyorum. Elimde değil çirkefle çirkef olamıyorum. Aptalla aptal olamıyorum. Öyle salak gibi suratına baka kalıyorum. İçimden sadece bir insan bu kadar iğrenç nasıl olabiliyor diyorum. Bu kadar seviyesiz, insanlıktan nasibini almamamış nasıl olabiliyor diyorum. Jetonum mu köşeli yoksa nutkum mu tutuluyor bilemiyorum. Sonra kendi kendimi yiyip bitiriyorum. Neden bu insanlara katlanmak zorundayım diye? Hadi len gerizekalı neden diyemiyorum? Çünkü ben böyle bir terbiye almadığımdan. Edebi edebsizden öğrenin sözünü ilke edindiğimden. İşte bu sebeple buna katlandım ve dişimi sıktım. 

İşi devralıp tek başıma yola çıktığımın ilk haftasının sonucunda ise bambaşka bir durumla karşılaştım. Gördüm ki hala netleşmemiş birşeyler varmış meğer kafalarda. Sahte bir maske takınıp, ucuz söylemlerle işi toparlamaya çalıştıklarında da yüzlerine taktıkları maskelerin altındaki gerçek yüzlerini gördüm. Ki onlar bunun farkında bile değiller. Ama ben ne enteresandır ki bunu film gibi izleyebiliyorum. 3. haftanın sonunda kapıdan çıktığımda kararımı vermiştim. Geri dönmemek üzere evin yolunu tuttum.



 Eee bu kadar çilenin sonucunda eline ne geçti derseniz. Tekrar işsiz kalmamın haricinde aslında büyük bir kâr elde ettim. 1 yıldır uzak olduğum bir programı tekrar güncelleyerek kullanır hale geldim. Kendimi zorladığımda pek çok kişi için büyük bir sıkıntı olan durumlarla başa çıkabileceğimi görüp kendime olan güvenimi tazeledim. Korktuğum şeylerin aslında basit şeyler olduğunu keşfettim. Yani kısacası bu 3 hafta hem para kazandığım hem de kurs aldığım bir süreç olduğunu söyleyebilirim. Bir de enteresan kişilik yapısındaki insanları yakından tanımış oldum. Kendi yapabilirliklerimi çek etmiş oldum.



3 haftanın sonucunda 2 günlük bir kaçamak yaptım kendimi toparlayabilmek adına. Deniz her zaman en büyük ilacımdır. Üzerimdeki negatif enerjiyi aldığı gibi beni başka boyutlara geçirir. Yine aynısını yaptı. Nasıl da sakin ve duruydu anlatamam deniz. Pırıl pırıldı dibi. Martılar ve köpekler yürüyüşüme eşlik etti. Kafamdan herşeyi çıkartıp attım. Köpeklerle konuştum, kedileri sevdim. Bol bol ciğerlerime deniz kokusu çektim. Sabahları tembellik yaptım. Yılların alışkanlığı her sabah erkenden uyanırım, Gün ışığı uyumama engeldir. Uyanmama rağmen yataktan çıkmadım 2 saat.

Ve nihayet eve geri döndüm. En çok Pia özlemiş sanırım. Sevinçten havalara uçtu. Elbette insanın evi gibisi yok. Ama nedense ev bana unutmaya çalıştıklarımı hatırlatıyor. Eh ne yapalım buna da katlanacağız. Çare yok. Elbet bu da geçecek. Neler geçmedi ki!...

Bu arada oğlum bir akşam dışarıda yemeğe çıkardı bizi. Uygur kökenli arkadaşı ile birlikte Uygur mutfağını tanıttılar bize. Bunu da başka bir yazımda anlatacağım. Harika bir deneyim yaşadım.

Şimdilik bu kadar. Tekrar yazıncaya kadar hoşça kalın, sevgi ile kalın. Ruhsuz, insanlıktan nasibini almamış insanlardan uzak durun. Eğer bir çıkar, menfaat beklentisine girmezseniz emin olun o maskelerin altındaki gerçek yüzleri sizler de görebilirsiniz. Cesur olmaktan ziyade korkusuz olun demiş Hilmi Işıkören yazısında. Ben cesur oldum şimdi artık korkusuz olma yolundayım.