24 Kasım 2014 Pazartesi

ŞEHİR BENİ ÇAĞIRIYOR. "SONSUZ YANKI..."

Dönülür akşamların ufkundayım. Vakit henüz erken. Dalgaların sesini dinliyorum Kadıköy-Kabataş-Eminönü iskelesinin kenarından. Vapurların uğultulu sesleri, satıcıların, arabaların, yolcuların seslerine karışmış. Ben dalga seslerinin peşindeyim. Suyun şırıltılı ahengli sesi vapurun yanaşması ve ayrılması ile artıp azalıyor.

Hava hafif akşam serinliğinde tozlarımı silkeler gibi usulca geziniyor üzerimde.

Hızlı adımlarla vapurdan inip iskeleyi terk eden yolcular. Eve yetişecekler, randevuya yetişecekler, koşan adımlar, geri geri giden adımlar, ne çok şey gizli sessiz bedenlerinizde.

Çıkışın ağzındaki satıcı kadın Kasım'ın ortasında nerden buldun da satmaya çırpınıyorsun dağ çileklerini? Ya gözleri görmeyen yaşlı amca ile teyze 3 tane sakızı 50 kuruşa satıp hangi derde deva bulacaksınız?

Bu gürültüyü ezan sesi tamamladı. Martılar sessiz... Yolcular bitti. Bir çelik bastonlu aksak kaldı geriden gelen.

Dağ çileği satan kadın küçük sepetini yüklenip de yürüyünce aksayan ayağı anlattı hüzünlü hikayesini. Durmadı. Sepeti ve aksak ayağıyla giden kalabalığın peşine seyirtti. Karanlık dünyalarına omuz desteği verdikleri amca ile teyze, beyaz bastonları ile hayatı ve önlerini tarayarak çekildiler büfenin yamacına doğru. Bir sonraki sefere kısmet nasip diyerek. Kimbilir kaçıncı gidiş gelişleri büfe önü-iskele çıkışı...

 Her daim duyulan müzik sesi bu sefer gitar sesi olarak geldi az geriden. Gitara güzel bir erkek sesi eşlik ediyor...

Yeni vapurlar, yeni yolcular, aynı satıcılar, aynı telaşlar... "Sonsuz yankı" diyor gitarın dilinden söyleyen. Bir onu anladım ben de zaten bu kuru gürültüde. Sonsuz yankı...

Dönülür akşamın ufkundayım. Vakit henüz erken. Bu ne son fasıldır ne de ilk ey ömrüm. Bari bundan sonra benim istediğim gibi geç...



        Fotoğrafa dair not: Gece çekilmiş bir fotoğraf bulamadım ne yazık ki. Bu görüntü ile idare edeceğiz artık. 


Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç
Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç
Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile
Avunmak istemeyiz, böyle bir teselli ile
Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan
Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan
Geçince başlayacak, bitmeyen sükûnlu gece
Guruba karşı bu son bahçelerde keyfince
Ya aşk icinde harab ol ye şevk icinde gönül
Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahut gül
Ah dönülmez akşamın ufkundayız vakit çok geç.



 Şehir hikayem şimdilik bu kadar. Geldiğiniz, okuduğunuz için teşekkürler.  




17 Kasım 2014 Pazartesi

HER GİDİŞİN BİR DÖNÜŞÜ VARDIR...

Dönüş:

Her gidişin bir dönüşü kesin olarak var mıdır bilmiyorum ama benim şehre gidişimin bir de dönüşü olduğu kesin. Buyurun dönüş yolunda birlikte binelim otobüse. İstanbul'da bir akşam iett otobüsü ile benimle kısa bir yolculuk yapın İstanbul'u uzaktan yaşanlar olarak. İstanbul'da yaşayanlara da ne kadar tanıdık bir manzara dedirtecek bir yolculuk hikayesi yazdıklarım...

--- --- ---

Boşuna demiyorum ben bu gün şehre gidiyorum diye. Evden-işe, işten-eve 6 gün git gel. 1 gün kalıyor geriye o gün de ancak eve ayrılıyor zaman. Arada bir genellikle de zorunlu haller yüzünden şehre iniş yapıyorum. Ya Ümraniye'ye veya Kadıköy'e haldur huldur git gel şeklinde, zorunlu işi hallet eve döngel şeklinde oluyor bu gidişler. Zaman yok ki İstanbul'un kendisini yaşayalım.

Üstelik hem trafik hem de otobüsler, metrobüsler tıklım tıklım çoğunluk. Zorunlu olmadıkça trafiğe çıkmaktan kaçıyoruz adeta. Biz bile kendimize şaşırıyoruz bu otobüslerin, metrobüslerin kalabalığına, bu trafiğin çilesine hala daha nasıl katlanabiliyoruz diye. Düşünün  gerçekte 10 dk. lık yolu 45 dk. alırsak mutlu oluyoruz. Peki size bir soru gerçekte 45 dk. olan yolu kaç saatte tamamlamış olabilirim acaba? 2,5 saatte üstelik tam oturduğum yere güneş vurmaktaydı. Çileyi düşünün. İşte sırf bu yüzden zorunlu haller dışında dışarı çıkmak, otobüse, minibüse, metrobüse binmek riskli. Sizce abartıyor muyum dersiniz? İstanbul'da yaşayanlara bu sorum elbette.

                                                               http://wowturkey.com/forum/viewtopic.php?t=114783

Ben böyle zorunlu durumlara isim taktım; "şehre gidiyorum" bu modda gidip gelmek daha az yoruyor sanki.

Mesela şimdi akşam 6:oo'da Kadıköy sahilden 14ES'ye bindik. Saat 6:30 boğaya yeni vardık. İlk bindiğimiz yerden yürüyerek boğaya 15 dk. da varırız. Üstelik rampa yukarı. Ama şimdi otobüsle 30 dk. da ancak varabildik. Eve varış saatini varınca yazacağım söz.

Tahmin ettiğiniz gibi bu yazıyı otobüste, orta kapının önünde ayakta dikilirken yazıyorum. Sırtımı yasladım. Kalabalık ama sabahları gibi balık istifi gibi değil. Kafam önümde içindekileri deftere boşaltmakla meşgülüm. Başka türlü bu yol çekilmez.

Boğa molası. 5 dk. Yine slogan atanlar var. Ne dedikleri otobüsün içinden anlaşılmayan sloganlar...

Hareket ettik nihayet. Barış Manço durağına varıp geçtik mi işimiz biraz daha kolaylaşacak.

Bu arada yolda yürüyen ablanın pantolonuna bayıldım. Çok tarz, her yeri yırtık neredeyse. Eee burası Kadıköy her türlü insana rastlayabilirsin normal.

Ooo! Fenerbahçe stadına gelmişiz bile hızlandık mı ne? Ah bir de maç zamanı görmeniz lazım. Bilen bilir maç zamanı Kadıköy'den çıkış yoktur kolay kolay. Öyle zamanlara yakalanmışsak evdekilere bizi unutun yemeğe beklemeyin siz yiyin diye telefon açmışlığımız var.

Kuyubaşı.

Yaaa ama ben acayip susadım. Üstelik çölde susuz kalmışlar gibiyim şu an. Durağın ismi susuzluğumu yüzüme vurdu adeta. Suuu, suuu, suuuuuuuuuuuuu...
Dilim ağzımda kocaman sanki. Suuuuu... Eve varınca en büyük bardakla içeceğim ama şimdi yoldayız yahu. Aslında şehre inerken ve dönerken her zaman yanıma pet şişe ile su alırım ne olur ne olmaz diye. Ama bu sefer yok. Ve ben bir yudum su için kıvranıyorum.

Otobüs hızlandı sanki çıkıştaki zaman kaybının açığını kapatmaya çalışıyor gibi. Ayaklarım ağrıyor.
Eee şehir adamı yoruyor belli.

Otobüste mini kavga çıktı. Yolcu bağırıyor;

-Şöför bey durağı geçtiniz!

- Basmadınız ben de geçtim.

-Bir önceki duraktan kalkar kalkmaz bastım kapıda bekliyorum önündeki ışığı görmüyor musun?

-Şimdi yandı, çapsız çapsız konuşma!

Yolcu indi ama hala konuşuyor.
-3 kuruşluk adamsınız, işinizi doğru düzgün yapmıyor bir de üste çıkıyorsunuz!

Adam haklı. Işık yandığı halde durakta durmayan şöförlere rastladım. Yolcunun indiğine bakmadan kapıyı kapatan, yolcuyu kapıya sıkıştıran, daha bir ayağı merdivendeyken arabayı süren şöförlere rastladım ne yazık ki. Üstelik özür bile dilemezler. Benim de çantamla birlikte kolum kapıya sıkışmıştı az daha sürükleniyordum içerideki yolcular bağırdılar şöföre dur diye. O yan aynalar ne işe yarar bazılarında bilmiyorum. İşini iyi yapanları ayrı tutuyorum.

Hala susuzum. Suuuuuuuu. Hala ayaktayım, hala ayaklarım ağırıyor ve hala yazmaya devam ediyorum. Ama Allah için şöför hızlı.

Yuppi yer verdiler bana. "Anam anam ben nirelere gidem vıy vıyy" diyesim var otururken. Artık oturarak yazıyorum çok şükür.

Kurşun kalemimin ucu epey gitti. Demek ki kalemtraş da atmalıymış çantaya.

Libadiye'deyiz. Saat: 6:59

Yanımdaki genç kız kalktı inmek için. Tam inerken bağırdı;

- Ne yaptığını sanıyorsun sen?

Bu kadar. İndi otobüsten. Otobüs aynı hızla kapıyı kapattı yarışa kaldığı yerden devam eder gibi haraket etti. Anlaşılan birileri kâra geçti kendince. Ne diyeyim yaptıysa eğer; eli kırılsın, eli kurusun, eli kopsun. Amin topluca.

Ümraniye'ye az kaldı.

Malum Ümraniye'deyiz ve yol tıkandı. Başka türlüsü sürpriz olur zaten. Kimbilir ne kadar zamanda geçeceğiz artık burayı.

Nihayet Çakmak'tayız az kaldı 20 dk sonra varmış olacağız. Olmadı 30 dk diyorum en kötüsünden. Arkamda oturan kulaklıkla müzik dinliyor aklısıra. Sayesinde bende diliyorum. Nasıl bir şey böyle dinlemek anlamıyorum kulaklıkla dinlemek bu mu şimdi?

Kurşun kalemim bitti çantada yumuşak uçlu tükenmez kalem buldum. Eğer yanımda kitap olsaydı okurdum. Eğer telefonumun kulaklık girişi çalışıyor olsaydı müzik dinlerdim bir yandan da yazmaya devam ederdim. Ama ancak defterim ve kalemlerim var. Ben de yazıyorum. Giderken o  da yoktu. Yol bitmek bilmedi. Üstelik yol boyunca kadının biri cep telefonu ile konuşup kikirdedi, şebekleşti durdu. Ben de içimden;

-Allah'ım acı bana dedim durdum. İnmeye yakın kapattı.

Saat 19:46 hala suuuuuu diyorum da başka birşey demiyorum.

İşte böyle bu gün şehre indim ben. Kalabalığa karıştım acele acele. İlk yazımda da anlattığım gibi.

19:50 nihayet iniyoruz. Hadi gözünüz aydın şimdilik kurtuldunuz benden.

Not: Bu yol normade otobüsle 40-45 dk. sürer yol açıkken. Şimdi 2 saat sürdü. Eh yazı da biraz uzun oldu haliyle.


"Ah İstanbul seni yaşanmaz hale getirenler utansın. 
Sende yaşayıp da seni yaşayamayanlara selam olsun."


Merak edenlere mini not: Eve varınca 2 büyük bardak su bir de soda içtim yanmışım gerçekten.

2. not:    3. kısa yazım da hazır bir yere ayrılmak yok. Çayı bitenlere çaylar benden. Doldurun bir çay kendinize. Yorulmuşsunuzdur okurken dinlenin azıcık. 


13 Kasım 2014 Perşembe

ŞEHRE GİDİŞ

Kadıköy'deyim. 1 saat bekleme molasında çay içmek için fırsat buldum. Kadıköy'ü bilenler hemen bilecek tarifimi. Beyaz fırının önündeki alanda tam bir roman havası etrafı inletiyor. Dinleyenlerden bazıları ortaya geçmiş müzik eşliğinde oynuyor. Dinleyecilerin oluşturduğu halka kalabalık. Kimi cep telefonu  ile anı kaydediyor kimi alkışlarla eşlik ediyor.

http://gorunmez-mimarlar.blogspot.com.tr/p/kadkoy.html

Beyaz fırın ile komşu fırın arasında tam migros'un karşısındaki yerin önünde, 2 kişilik hap kadar yuvarlak tahta masa yine tahta katlanır sandalyelerine gözlerimle rezerve yaptım. Garson hemen çaktı. Eee işin kurdu olmuşlar. Bu saatte, üstelik cumartesi ve de hava Kasım a inat pastırma kurutma havasındayken boş yer bulmak zor buralarda. Allah'tan dal gibi kadınım o daracık aralardan kuğu gölü balerini gibi süzülerek geçtim adeta. Şaka şaka en kenardaki masa bizimki. Azıcık hayal kurmak iyidir çaktırmayın lütfen. Kadıköy'e gelinceye kadar yol boyunca kendi kendime hayıflandım durdum. Yanıma ne bir kitap ne de defter kağıt almışım. Kalem? Kalem bol maşallah. Hoş defter olsa bu sefer de kalem kıtlığı olur. Hep böyle olmasada genellikle başımıza gelir haksız mıyım?

Neyse efem otururken çayımızı da söyleyiverdik. Maşallah çay bardağı ajda bardağında büyüğü. Adisyon ne büyüklükte gelir bilmiyorum. Böyle bir yerde ilk defa çay içiyorum. Sahilde çay lira veya 1,5 lira en fazla. Ama bardakları küçük üstelik güzel de değil.

Oturduğumuz yer tam köşebaşı. Sağanak yağmurun seli gibi insanlar. Yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya, sağdan sola, soldan sağa akan bir sel. Kasım'a inat mini şortlu mu istersin, kısa kollu mu? Yoksa sarıp sarmalanan mı? Yazdan kalmalarla kara kışa hızlı girmişler iç içe birbirini yargılamadan, yadırgamadan. Kimse kimsenin haline dönüp bakmıyor bile.
Çayı yarım bıraktım. Hırkamı sandalyeye koyup ayağa kalktım. Eşim yüzüme baktı "Nereye?" dedi.

- Geleceğim az dur. dedim.
                                                    
http://gorunmez-mimarlar.blogspot.com.tr/p/kadkoy.html


Hızlıca Komşu fırın tarafına doğru gidiyorum. Kilisenin önündeki küçük meydanda kanun ve gitar sunusu var. Yine halka halinde dinleyiciler var. Ezan okunuyor. Hızlı hızlı yürüyorum. En yakın kırtasiyeye ulaşmak için. Sonunda buldum. Bir defter alıp yine aynı hızla geri dönüyorum. çayım biraz ılınmış gibi, olsun sonunda bu anı yani anları değerlendirebileceğim buna değer.

Oley diyorum yaramaz çocuklar gibi içimden. İnsan bir deftere sevinir mi böyle? Ben sevinirim valla.

Çoğunluk çantamda defterim olurdu. Ama bu işe girdiğimden beri taşımıyorum. Kitap da taşımıyorum. Çünkü işe gidip gelirken ülke değiştirmiş hissine kapılıyorum. Hindistan da, Pakistan da yaşıyorum hissi geliyor her sabah. Elini çantaya sokup akbilini bile çıkartamıyorsun. Otobüsün kapılarını kapatması mucize oluyor. Ayakta bir yere tutunmasan bile düşme ihtimalin sıfır. Bu durumda defter-kitap taşımanın anlamı var mı? Ben uzun yolların kadınıyım.  Pek afilli bir cümle oldu bu da. Ama hakkını da yememeliyim o gidiş gelişlerde hafızamın bir yerlerine hep yazı depoluyorum. Deftere veya bilgisayara yazar gibi yazıyorum düşüncelerimde. Sonra işe gidiyorum.

Eee sonra mı diyorsunuz? Hepsi bu. Yazdıklarım öylece unutulup gidiyorlar. Bu sefer öyle değil ama gittim bal gibi de defter aldım ve kimseye aldırış etmeden yazıyorum sokakta.

Niye Kadıköy'deyim? Niye 1 saat moladayım? Siz sormayın ben de anlatmayayım. Ânı yazayım gitsin.

Sakız satan biri geldi masalara, "ben geldim" diyor şirin bir gülümseme maskesi takmışçasına gülümseyerek. Kimse almıyor ben de dahil. Sonra çocuklu bir kadın geliyor. Çekingen bir ses tonu ile "çocuğuma bez parası" diyor. Hayır diyorum herkes gibi. Ardından kazı-kazancı. Acaba diyorum içimden bir tane alıp kazısam çıkarmı içinden yitirdiklerim, kaybettiklerim?  Geri kazanır mıyım elimden keyıp gidenleri? Gülüyorum kendime. Ben kazısam çıksa çıksa kazık çıkar altından.


1. not: Resimlerdeki sakinliğe aldanmayın kum gibi insan kaynıyor böyle zamanlarda.
2. not: Bu gidişin bir de dönüşü var bir yere ayrılmayın ihtiyaç molası verdik sayın.
3. not: Bir sürpriz yapabilir 3. bölümü yazabilirim. Beklemeye yapabilirsiniz, park edebilirsiniz. Serbest alandasınız




18 Ekim 2014 Cumartesi

YOLLAR VE YAŞANANLAR

Annenin kaderi kızına çekmeyecek bu sefer inşallah. Ama kızım da benim gibi bavul elde gurbet yolcusu olacak. Tek farkla ben tek başıma 11 yaşında gittim gurbete o ise 18 yaşında :) Buradan yolumun kesiştiği tüm gurbet yolcusu arkadaşlarıma, dostlarıma selam olsun.

İlk okulu bitirdiğimde girdiğimiz 2 aşamalı sınav sonucu 6 yıllık devlet yatılı öğretmen okulunu kazandım. 11 yaşındaydım. İlk kez benim için alış veriş yapıldı. Bana özel şeyler alındı. Annem sadece beni alıp kapalı çarşıya götürdü. Yeşildirek, Eminönü... Annem her alacağı şey için dönüp bana;

-Ne dersin kızım? Beğendin mi? Alalım mı? dediğinde kendimi suçlu, mahçup hissettim. Dedim ya ilk kez benim için böyle masraflı alışveriş yapılıyor. Çünkü evin tekne kazıntısı olan ben ablalarımın kıyafetleri ile büyüyordum ne güzel. Annem de iyi terziydi üstelik.

Kocaman yeşil bir bavul aldık. 2 çift pamuklu pazen pijama takımı, yeni banyo havlusu, vs. vs... elimize verilen listede ne isteniyorsa hepsini aldık. Kırmızı küçük bir leğen de dahil. Sonra tam teşekküllü bir hastaneden sağlık raporu almak için hastane maratonumuz oldu. Gittik geldik raporu tamamlayıncaya kadar. Hepsi bitti ve biz annem, babam bir de ben biletimizi alıp yola çıktık.

      
http://wowturkey.com/forum/viewtopic.php?t=78173&start=10
                                                  Bir zamanların Topkapı otogarı
İlk kez şehir dışına çıkıyordum. İlk kez boğaz köprüsünü geçecektim. Ortanca ablam ben de gelmek istiyorum diye tutturdu. Babam hayır dedikçe o ağladı. Meğer sebebi biz geçerken köprünün ipleri koparsa biz denize düşer boğulurmuşuz, bir daha bizi göremezmiş. Bari ben de geleyim geride kalmayayım. :) Gelmedi tabi ki. Yıl; 1977. -köprü 1970 de açıldı-  Bolu'ya vardık uzuuuun bir yolculuktan sonra. O zamanlar öyle otomatik kapılı falan otobüsler yok. Sabah çıkılır akşama varılır Bolu'ya.


İşte böyle kapısını açmak için kolunu bastırıp açtığımız, kışın her yerinden rüzgar ala ala gittiğimiz, Bolu dağında mahsur kaldığımızda ayak parmaklarımızı hissetmediğimiz cinsten otobüsler vardı.

Biraz nostalji olsun bunlar da otobüs biletleri örnekleri :)

     

 



Babam ve annem mutlaka kalmışlardı ama ben ilk kez bir otelde kalıyordum. Ev gibi değildi, sadece küçük bir oda! Çok tuhaf gelmişti. Ertesi sabah erkenden okula gidip kayıt yaptırmıştık. Benim gibi Türkiye'nin her yerinden gelen bir sürü kız çocuğu... Son sınıf büyük ablalar kayıttan sonra bizleri annelerimizle birlikte alıp önce yemekhaneye, sonra yatakhaneye, sonra dolaphaneye oradan da bavulhaneye götürdü. Çamaşırhane, ütühane, banyohane tek tek gösteriliyor annelerin içini rahatlatmaya çalışıyorlardı. -Acaba rahatlıyorlar mı yoksa panik mi oluyorlardı? Hiç bilmiyorum çünkü bunu soracağım annem yok artık.  

                                                                                     en öndeki eşofmanlı kız.

İşte o kırmızı küçük leğen de çamaşırhane içinmiş öğrenmiş oluyorduk böylece. İlk çamaşırımızı büyük ablalar eşliğinde yıkadık. Nasıl yıkanacağını, nasıl asılıp kurutulacağını, nasıl ütü yapacağımızı tek tek gösterdiler bizlere. Banyo günü geldiğinde 1. sınıfları sırayla alıp tek tek anlattılar ne yapacağımızı. Tek kişilik yanyana kabinler halinde yıkanma yerlerimiz vardı. 15 dakika içinde yıkanıp çıkıyorduk. Sular kesiliyor diye bağırdımı nöbetçi abla küçüçük kurnada kalan sıcak su ile durulandın durulandın yoksa soğuk suya kalırdın. Üstelik 5 dakika içinde de temiz olarak boşaltman gerek sıradakiler için. Sınıf sıranı kaçırdın mı da giremezdin üstelik. 

Her yerde nöbetçilik kuralı vardı. Yatakhane nöbetçisi, yemekhane nöbetçisi, koridor nöbetçisi vs. Bunun haricinde temizlik nöbetçiliği vardı. Nöbetçi öğrenciler sabah temizliği yapar ilk etüde girmezlerdi. Tahta ve taş yatakhanelerin yerleri süpürülür, paspaslanır özenle. Koridor nöbetçileri koridorları süpürüp paspaslar. Bahçe nöbetçileri bahçeyi süpürüp yaprakları toparlar. 1. Etüdün sonunda her yer pırıl pırıldır. Yemekhane nöbetçileri kazanların başında hazır durumdadır. Temizlik nöbetçileri sabah etüdü dışında derslere ve akşam etüdlerine girerler ama koridor nöbetçileri ve yemekhane nöbetçileri 3 gün boyunca etüd ve derslere giremezlerdi. Bir de hafta sonu sınıf temizlik nöbetçisi olurduk. Sırası gelenler sınıf temizliğine katılırdı. Sınıf güzele süpürülür, sonra yerler ıslatılır ve yerlere kuru talaş serpilir. Sonra gelsin twistte gel dansı. Dans ederek yerlerin kirini temizlerdik. Talaş sayesinde tertemiz pırıl pırıl olurdu yerler. 

Kışlık palto, kazak, ayakkabı, önlük, çorap, okul kitaplarımız okuldan verilirdi. Kitaplar hariç hiç birini geri vermezdik yıl sonunda. Ama kitapları eksiksiz teslim etmek zorundaydık. Teslim kuponunu almazsak karnemizi alamazdık. Yırtık, karalı kitapları temizlemeden, onarmadan vermezdik. 

Tutma abla, tutma kardeş kavramını burada öğrendim. Büyük ablalar kendine yakın buldukları küçük sınıf öğrencilerine senin tutma ablan olmak istiyorum der, küçük sınıf öğrencisi de severek kabul ederdi. Bu bir devir teslim geleneğiydi. Biz de büyüyünce yeni gelen öğrencilerin tutma ablası olup her türlü sıkıntılarında yanlarında olmaya çalıştık. Büyükler küçüklere bu şekilde göz kulak olurdu bir yerde.

oturan soldan 3. kiz



Yatılı okul öğrencisinin en çok ihtiyaç hissettiği şey aile sevgisi. Bu gelenek sayesinde kocaman bir aile olup çıkmıştık biz. Uzun yıllar sonra bizden yıllar önce mezun olmuş büyük ablalarımızla bir araya geldiğimizde beni ilk kez gördükleri halde öyle sımsıkı sarılmaları bunun en güzel kanıtı olmuştu benim için. Oysa bu insanları hiç tanımıyordum. Sadece çok farklı zamanlarda aynı okulda okumuşluğumuz vardı ortak tek yanımız. Hala daha görüşüyoruz bir çoğu ile. 1934 yılında İzmir Kızılcullu'da kurulmuş sonra Bolu'ya taşınmış Kız Öğretmen okulumuz. Bizim girdiğimizden 1 yıl önce de adını Kız Öğretmen Lisesi olarak değiştirmişler. Son senemizde ise bize en büyük darbeyi okulumuzu kapatarak Turizm Otelcilik Meslek okulu yapmaları ile vurdular. 

Eğer ki işin içine siyaset girmemiş olsa idi eğitimin en mükemmelini alıyorduk okulumuzda. 1980 li yılların çirkin siyaseti öğretmen okullarının sonu oldu ne yazık ki. Bizi bize bıraksalardı, bizi gerçek öğretmenlere ve öğrenmeye aç öğrencilere bıraksalardı bu gün eğitim çok daha ileri düzeyde olurdu. Yapacakları tek şey pis ve kirli siyaset oyunlarına okullarımız üzerinden devam etmemekti. O tarafa çektiler gelmedik, bu tarafa çektiler gelmedik baktılar olmuyor kökten kapatalım gitsin dediler. 

Okulumuzda tarım, hayvancılık, arıcılık derslerimiz vardı. Küçük ama çok zengin bir kütüphanemiz, 2 katlı konferans salonumuz, Büyük güzel bir spor salonumuz vardı. Eski hocalarımızdan rahmetli Muhittin Fehmi Özgen hocamızın öğrencileri ile birlikte kurduğu hava Tahmin İstasyonu”, küçük “Rasathane”, “Mineral ve Taş Koleksiyonu”, “Fosil Koleksiyonu”,” Böcek Koleksiyon Dolabı”, “Herbaryum Dolabı” okulumuzun gurur kaynaklarındandı. Laboratuar salonunda bu kolleksiyonları tek tek inceleme imkanı bulmuştuk. Konferans salonu sergi odasında Mineral ve Taş koleksiyonunu yine tek tek incelemiş hayran olmuştum. 
Patates, soğan, yonca tarlalarımız vardı ve onlara tarım dersinde ekim, çapa yaparak kendi ürünümüzü yetiştirmeyi öğrenirdik. İstanbul doğumlu biri eline çapa almamış bir kız çocuğu için bunlar çok büyük tecrübeydi. Arı kovanlarımız vardı uzak durduğumuz, tavukhanemiz vardı. Döner sermayeye katkı için kesilip satılırdı. Temizleme işini genellikle çalışan görevliler yapsa da boş dersi olup da gürültü yapan sınıflara ceza olarak yaptırılırdı. Biz onu da eğlenceli hale getirirdik o başka.

Resim atölyemizde her türlü malzeme bulunurdu. Müzik sınıflarımızda mutlaka mandolinlerimiz, piyanomuz, sazımız olurdu. Mandolin zorunlu dersimiz olmakla birlikte piyano veya saz öğrenmek isteyen varsa müzik öğretmeni yardımcı olurdu. 

3 tane etüdümüz vardı. Sabah kahvaltı öncesi ilk 45 dk.lık bir etüd, diğerleri akşam yemeğinden önce ve yemekten sonra 45'er dk.lık 2 etüd daha. İster ders çalış ister kitap oku katılmak zorunlu. Nöbetçi öğretmen ara ara koridordan sınıf gürültüsüne göre gelip müdahale eder giderdi. 

Televizyonu ancak hafta sonu cumartesi akşamı izleyebilirdik. Yemekhane duvarındaki demirli dolabın kilidi açılır, herkes yerini önceden ayarlar ve türk filmi izlenir. Yılbaşı kutlamalarında çerez poşetleri, mandalinalar dağıtılır isteyen 12 ye kadar televizyon serbest kutlanırdı. Kantin lokali eğlence yerine dönüştürülürdü büyük ablalar tarafından. Gündüz TV izlemek izni sadece Şeker Kız Candy çizgi filmi için çıkmıştı. İzler hemen kapatırdık. 

Şubat tatili ve yıl sonu yaz tatili dışında evlerimize gitme durumu olmazdı. Ancak uzun bayram tatiline denk gelirsek belki giderdik. Bir de yatılı olmayan evci çıkan arkadaşlarımız vardı. Çok az da olsa erkek öğrencisi olan sınıflar mevcuttu. Bizim sınıfta hiç yoktu. Sonraki geçtiğim sınıflarda da olmadı. Ama yıllar sonra kendileri ile arkadaşlıklarımız oluştu. Erkek öğrencilerde evciydiler ve sayıları çok azdı. Ders bittimi okulda kalmaları yasak olduğundan hemen çıkıp giderlerdi. O zamanlar yaşadıkları sıkıntıları, sorunları biz ancak yıllar sonra öğrendik kendilerinden. Bizim sınıf olarak zaten iletişimimiz yoktu ama genel olarak da fazla iletişim kurmaya da izin verilmezdi. 800-900 kız öğrencinin içinde toplasan 20-25 tane erkek öğrenci. 

Yıllar sonra anladık ki sayısını bizim bile tam bilmediğimiz dünyanın her yerine yayılmış kız kardeşlerimiz, ablalarımız ve bir miktar abilerimiz var. Öyle geniş bir aile olmuşuz ki çocuklarımıza dünya kadar teyze ve dayı armağan edebiliyoruz. Hangi şehre gitsek, hangi ülkeye gitsek mutlaka bir kız öğretmenliye ulaşabiliyoruz. 

                                                               soldaki ben sağdaki şimdilerin deyimi ile kankim 

Uzun yıllar birbirimizin izini kaybettik. Ancak cesur yürekli bir avuç abilerimiz ve ablalarımız bir araya gelerek okul sitemizi kurmuşlar internet ortamında. İnternet'i kullananlarımız bir bir bulduk okul sitemizi ve birbirimizi. Kullanmayanlarımıza da birer birer eriştik bir şekilde. 

Kızımın yolculuğu bana kendi yolculuğumu hatırlattı. 

Sizlerinde bambaşka zamanlar bambaşka yolculuklarınız olmuştur. Veya yola devam ediyor   yada yeni çıkmışsınızdır yola. 

                     Yolun neresinde olursanız olun yolunuz hep aydınlık ve açık olsun...


                                                                                                              mavi mine çiceği (unutmabeni çiçeği)  Myosotis

28 Eylül 2014 Pazar

AMA OLDU MU ŞİMDİ YA?...

Her zaman denk gelmez böyle toplu sipariş. Sevinçten havalara uçmuşum. Nasıl hazırlarım, nereden alırım, ne kadar zamanda yapar teslim ederim soruları yıldırım hızıyla kafamda uçuşuyor. Kumaşları Eminönü'nden alırım diyorum. Toptancısını geçen sene keşfetmiştim. Kumaşları gerçekten harikaydı. Üstelik baskı modelleri tam da aradığım modellerdi. Seher'e hemen telefon açtım.

-Seherrr, kalk gidiyoruz hemen! Zavallım şaşkın şaşkın;

-Ne oldu? Nereye gidiyoruz? Ay ben gelemem ki...

Kadın haklı gelemez. Mecbur yalnız gideceğim. Ama 3 top kumaşı nasıl alıp geleceğim o da ayrı bir sorun. Birini bulmam lazım mutlaka. Seher'e kısaca anlattım aldığımız siparişi. Yeni açılan bir kafe nin koltuk, sandalye ve masa örtülerini biz dikeceğiz. Minderler ve yastıklar olacak. Gerçi yastıkları varmış biz sadece yastık kılıflarını değiştireceğiz bir de onlara uygun kocaman minderlerini yapacağız.

                                                                    http://www.brickhousefabrics.com/Music-fabric.html#.VCcpp_l_t_U

Hep hayal ediyordum böyle cafelerin önünden geçerken şunların iç düzenlemelerini biz yapsak neler çıkartırız ortaya kimbilir diye. Nihayet gerçek oldu isteğim.

                                                           
   
                      http://www.brickhousefabrics.com/Music-fabric.html#.VCcpp_l_t_U


Cafe'nin sahibi görüşmek için çağırdığında çok şaşırdım önce, inanamadım. Heyecanla kalkıp gittim görüşmeye. Adam 1,90 boyunda bense 1,55... boynum tutuldu resmen. Allah'tan katalogdan kumaş modellerine bakmak için masaya oturduk da biraz rahatladım. Bir de kibar mı kibar ki dışarıdaki masaya oturmamıza rağmen benden pipo içmek izin istedi. Sigara dumanına karşı hassasiyetim var ama piponun duman kokusunu seviyorum nedense. Tabi fazla olmamak kaydıyla. Bana da nefis bir sakızlı muhallebi istedi içeriden.

-Mutlaka yemelisiniz böyle bir tadı hiç bir yerde bulamazsınız ancak rüyalarınızda yersiniz dedi. O kadar iddialıyız yani diye ekledi.

Gülümseyerek ikramını kabul ettim. Piposunu yakmak için hala benden izin beklediğini fark edince;

-Rica ederim içebilirsiniz, dedim. Ama çaktırmadan da çantamdan kırmızı yelpazemi çıkardım. Duman fazla gelirse sıcak oldu bahanesi ile dağıtırım diye. Kucağıma koydum.

Katalogdan desenleri seçmeden önce nasıl bir yer olacak onu anlatmaya başladı. Nostaljik müziklerin çalınacağı bir yer olacakmış. Gençlerden ziyade orta yaş ve yaşı ilerlemiş grupların burayı tercih etmelerini hedeflemekte imiş. Duvarlarda yer yer eski taş plakları asmayı istediğini söyledi. Tüm dikkatimle kaşlarım havada kendisini dinliyordum.

-Ne tesadüf geçtiğimiz aylarda ben de bir çalışma için Kadıköy'deki eskicilerden taş plaklar almıştım. öylece duruyor isterseniz getiririm bir denersiniz ne dersiniz? dedim.



-Hayret, tam donanımlısınız çok sevindim. diye karşılık verdi.

Bu ipucu ile katalogdan çalışacağımız kumaş ve deseni seçmeye geçtik. Renk olarak soft renkleri tercih ettik çoğunlukla. Desenlerde ise notalar, plaklar mutlaka olacaktı. Aynı zamanda kontras oluşturabilmek için düz desensiz kumaşları da kullanacaktık. Yastık kılıflarında ise hepsinden hazırlanacaktı. Çalışmanın ana hatları belli olduktan sonra izin isteyip kalktım. Kafe'den uzaklaşır uzaklaşmaz Seher'i aradım.

Eve gidince kara kara düşünmeye başladım nasıl gidip alacağım bunca malzemeyi tek başıma diye. İşte tam da böyle zamanlarda insandan çok arabaya ihtiyaç duyuyorum. Arabam olsa şimdi atlayıp gider alırım bütün malzemeleri, top top kumaşları hiç korkmam, hiç kimseye de ihtiyaç duymam diyorum. Ama yok. Ehliyet var araba yok. Niye aldım ki ben bu ehliyeti diyorum kendi kendime. Yıllar sonra, aynı zamanda, Seher ile birlikte gittik sınava girdik ehliyet aldık ama ne o araba kullandı ne de ben. Öylece cüzdanda durup duruyor ehliyet. Gülsek mi ağlasak mı bilmiyoruz. Oysa ne şartlarda gidip almıştık onu. Hatırladıkça hala güleriz. Kursun hiç bir dersine girmemiş evde çalışmıştık birlikte. Sınavdan sonra ikimizde 90 - 95 - 100 alarak sınavı geçmiştik. Kurs hocası gençlere bizi örnek göstermeye çalışmıştı.

-Bakın kursa devam edenler nasıl da sınavı tek seferde geçiyor.

-Hocam biz hiç kursa gelmedik ki...

-Nasıl yani?

-Hocam biz ikimiz de evde çalıştık. Hiç gelmedik derslere. :D

Zavallı hoca ne cevap vereceğini bilememişti. Yani ne diyebilirim ki hoca olmuş, öğrencisinin derse gelip gelmediğini bilmiyor. Cahil desem cahil değil. Sonra direksiyon derslerimize sıra geldi. Direksiyon derslerine başlayacağımız zaman mutfakta yangın çıkmıştı. Üstelik mutfak kasa kasa domateslerle dolu. Salça yapacağız ya aklımız sıra. Direksiyon dersine mi gidelim, Yanan mutfağımı halledelim, salça mı yapalım  öylece bakakalmıştık. Tabiki herşeyi bırakıp 1 günlük gecikme ile direksiyon dersine gitmiştik. Geldiğimizde ikimizinde tüm kasları tutulmuştu. Oysa 30 dakika araba kullanmıştık. Resmen dayak yemiş gibiydik bu halde bir de salça yapmaya girişmiştik. Biz bu haldeyken kızlar okuldan gelip;

- Anne,okul gösterisi için seçilen parça PSY'nin Gangnam Style olacakmış bizi çalıştırır mısınız? demezler mi? Hayda kimdir bu PSY, biz olmuşuz gangam sitili. Bacak kaslarımız kazık gibi olmuş. 

-Yürüyün gidin size bir stil çalıştırırım görürsünüz diyorum kızlara. Hem bize kızıyorlar hem de;

-Stil değil Gangam sıtayl diye tafra yapıyorlar. 

Hey gidi günler. Hatırlıyor musun Seher? İşte böyle şartlarda alınan ehliyet süs niyetine cüzdanda durup duruyor.

Haydi diyorum kendi kendime, rüyan gerçek olacak kalk bir cesaret git Eminönü'ne seç kumaşlarını, iplerini, malzemelerini elbet bir kolaylık olacak.

Çantamı alıp çıkıyorum evden. Güneş gözlerimi kamaştırıyor elimi siper ediyorum gözlerime. Neredeyim? Neresi burası? Bu ışık nereden geliyor?

Aman Allah'ım ben yataktayım hala. Hepsi bir rüya imiş meğer. Ama, ama bu haksızlık! Hayallerimiz, yaşadıklarımız hepsi bir olmuş rüyalarıma girmiş meğer.

Hayallerimiz böyle bir siparişi bir gün alabilmek. Kalanı ise gerçekten birebir yaşadıklarımız.

                                                      --oo--oo--oo--

Bu yazı sevgili birsahnevaraklimda.blogspot.com.tr  bloğunun yazarı sevgili Özge'nin beni mimlemesi nedeniyle yazıldı. onun yazısını okumak isterseniz buraya tık tık.  

İlk mim yazım. Seçilen kelimelerle hikaye oluşturmaya çalıştım Umarım hakkını vermişimdir mimin.

Beni mimlediği için benim küçük kara balığım Özge'ye çok teşekkür ediyorum, beni çok mutlu etti :)

Mim konusu şöyle; pipo, cahil, taş plak, PSY, yelpaze, sakızlı muhallebi, yastık kılıfı, ehliyet  
Bu kelimelerle bir hikaye yada istediğimiz bir şey yazmamız gerekiyor.

Ben de  Sevgili Emrah Özdemir'i, Beyza Aydın Başer'i ve tabiki Evdeyazar'ı mimliyorum, heyecanla yazılarını bekliyorum :)





24 Eylül 2014 Çarşamba

BİR SEVDA MASALI...

Canıma, Sevda'ma, kardeşime. Eskimeyen sevgimize... 


Eskiden yeterdim kendime. Artardım bile. Şimdi ne yapsam nafile!

Ve Kim demiş 'can eskimez' diye. Bu can tedirgin tende.


Can da eskimiş. Ben de.


______ Bedri Rahmi Eyüboğlu



                               (İlkokulda ben. Gelinin hemen yanında. Kafasında kocaman beyaz kurdele olan tek kız.)


Bu gün çoştum yine dalgalanıyorum ben modundayım yarına Allah kerim...


Düşüyoruz, kalkıyoruz, dizimiz kanıyor, yüzümüz gülüyor, yine gidip yine düşüyoruz.
Bize çocuk diyorlar bir de.
Bilmiyorlar ki gerçek mutluluk burda.
Düştüğünde kolundan tutup kaldıracak oyun arkadaşların var.
Seninle birlikte eve kadar gelip annenin sana fırçasını atmasına engel olacak kocaman yürekli arkadaşların dostların var.

Bu gün çocuk oldum ben yine. Dün geceden beri çocukluğuma döndüm öyle kaldım. Yıllar öncesinde bıraktığım, ruhumun gizli yarısını buldum dün akşamüzeri.

Sevdam...

ilkokul 3 veya 4 sınıfa gidiyor olabilirim hatırlamıyorum. Onlar 1. katta biz 3. katta bahçeli bir evde oturuyorduk. Benden 1 yaş büyük bir üst sınıfta. İnce telli sarı saçlarını, muzip gülüşünü hatırlıyorum. 4 kız hep birlikte onların evinde kapı pervazlarına tırmandığımızı. En yukarı çıkınca da oradan aşağı sallandığımızı. Bunu hatırlıyorum çünkü en küçük ben olduğum için çelimsiz kollarım, parmaklarım taşıyamamıştı beni malum ... üstü düşüvermiştim güm diye. Ne çok korkmuştuk, ağlamıştım yaşlarla. Sarılmıştı sımsıkı, benimle birlikte üzülmüştü. Ablalarımıza fırça atmıştı sizin yüzünüzden düştü diye. Bunu hiç unutmadım bunca yıldır. Sessiz sakin ama bir o kadar sıcaktı benim Sevdam. Merhametli, ince düşünceli ve hassas...  

Sonra onlar gittiler hep birlikte başka bir şehre. Denizi olan bir şehre Deniz'i de yanlarına alarak. Biz denizi olmayan yerde yaşamayanlardanız. Deniz de biz kızların en küçüğüydü. Tekne kazıntısı Burak'tan önce. Deniz ile benim küçük maceralarım var yaşanmış. Güzel ve özel anılar oldu hep benim için.

Bizim ilk okul ile evimizin olduğu yer arası yaklaşık 1,5 km kadardı. Cami de hemen okulun yakınında. Öyle her mahallede cami yoktu o zaman. Yaz tatillerinde bir heves camiye Kur'an öğrenmeye giderdim. Ama hep elifba da kalırdım ne hikmetse. Hoca bir gelir bir gelmez biz de cami içinde koştur koştur halde olurduk. Maksat eğlenmek olurdu. Deniz henüz okula gitmiyordu veya 1. sınıf olabilir hatırlamıyorum. Aynı apartmanda oturmuyorduk artık onlar göl kenarında daha yüksek bir apartmana taşınmışlardı. Bana beni de götürür müsün camiye demişti. Ben çocuk, o daha da çocuk.... Ben her sabah evden çıkıyor, önce tren yolunu aşıp göl kenarına gidiyor Deniz'i alıyor sonra birlikte tekrar tren yoluna çıkıp oradan 1,5 km okulun oraya gidiyorduk. Yine birlikte dönüyor önce onu evine bırakıyor sonra kendim eve gidiyordum. Bir yaz böyle gittik geldik. Ne annesi ne annem demediler ki “aman çocuklar siz tek başınıza nasıl gidip gelirsiniz? Kızım sen bu küçücük çocuğa sahip çıkabilir misin? Tamam dediler, gidin, dikkatli olun...
Ablaydım ben. Sevdam benim kankardeşimdi. Deniz de kankardeşimin kardeşi...

Siz kankardeşliği bilir misiniz? Duymuşsunuzdur, hatta belki içinizde kankardeşliği yapmış olanlar da vardır. Biz Sevda'm ile gizlice kimse görmeden kankardeşi olmuştuk. Nasıl mutlu olmuştum. O da olmuştu. Kankardeş olduğumuzdan bu yana 39 yıl geçmiş dile kolay.

Sonra onlar göl kenarındaki o evden denizi olan şehre gittiler ve orda kaldılar. Ben de denizi olmayan bir şehre gittim ilkokulu bitirdiğimde. Ama ben tek başıma gittim onlarsa hep birlikte. Yatılı okul şubat tatillerinden birinde İstanbul'a eve gitmek yerine bu tatil ben kankardeşime gideceğim deyip yola çıktım. Beni özleyen annem ve ablam da İstanbul'dan kalkıp denizi olan şehre geldiler beni görmek için. 15 gün rüya gibi geçti. Bir daha yıllar sonra gittim 2 kez. Sonra rüzgarın önünde savrulduk durduk. Daha doğrusu o hep oradaydı ben savruldum bir o yana bir bu yana. Ama hep yüreğimde, yüreğimin bir kenarında gizli bir yerinde sakladım sımsıkı Sevda'mı. Taki dün izine rastlayıncaya kadar. Şimdi saklı bohçalardaki o gizli hazinelerimi açtım bir bir. Döktüm orta yere tüm birikmişlerimi. Çocuk oldum, kardeş oldum, kankardeş oldum. Sevda oldum sevdam oldum. Kusura bakmayın biraz ağlamaklı oldum. 25 yıl önce son kez gördüğümden bu yana birikmişlerimi böyle umarsızca ortaya sermek, olduğu gibi, düşünmeden içinden geldiği gibi aktarmak bu yazdıklarım... Noktasını virgülünü değiştirmeden, yazdığım gibi, okuduğunuz gibi... 

Bahar yüzlü kardeşim, hoş geldin, sefalar getirdin...




7 Eylül 2014 Pazar

HİÇ TANIŞMAYALIM O ZAMAN !...

Telefonum çalıyor,

-diririditdiri!  diridiriditdiri... (melodisi tabi bu değil ama idare edin artık)

Bakıyorum 0212 ile başlayan sabit bir hat. Kayıtlı değil açıyorum. Künyeme varıncaya kadar baştan sona ismimi sayıyor karşımdaki kız.

Bir de üstüne;

-Siz misiniz? diye soruyor. Ben de ona soruyorum;

-Siz kimsiniz?

-... Medikal sağlık hizmetlerinden arıyorum.

-Eee benim numaramı nerden aldınız?

-Efendim bu kişi siz misiniz?

-Diyelim ki benim, benim numaramı nereden aldınız? (ne salak bir soru hem benim numaramı nereden aldınız diyorum hem de siz misiniz diyor bana? Ben de salakça bir yanıtla "diyelim ki benim!" diyorum)

-Efenim biz İstanbul, Bursa, Kocaeli vs. bölgelerinde kansere yatkınlığın fazla olduğunu tesbit ettik.

-Eeeeee?

-Bu bölgelerde oturup da çekap yaptırmamış ailelerin telefonlarını tesbit ettik...

-Nassı tesbit ettiniz?

-İşte efenim dinleseniz anlatıyorum. (Salağım ya ben dinlemiyorum)

-Dinliyorum zaten de nasıl tesbit ettiniz benim numaramı?

-Efenim, tavsiye üzerine oluyor ehem öhöm (kekelemeler, dil sürçmeleri)

-Hee tavsiye eden kim?

-Efenim biz onları tanımıyoruz, aslında sizi de tanımıyoruz. Biz sadece...

-İyi, TANIŞMAYALIM O ZAMAN, HATTA HİÇ TANIŞMAYALIM!

-efenim teşekkür ederiz, siz bilirsiniz kem küm.  dıtt dıtttttttttt (tarafımdan kapatılmak suretiyle son gelen ses dıttttt idi.

Diyeceksiniz ki tanımadığın numaraları neden açıyorsun? Açıyorum çünkü telefonum aynı zamanda şirket hattı. Aynı zamanda yıllardır kullandığım şahsi hattım. Bir kaç yıl evvel birilerinin! aklına uyarak hattımı şirket hattı yaptıydım. Şimdi ise üzerime almam biraz problemli. 1 yıl taahütlü yeni tarifeye geçtim. 1 yıl sonra yeni bir hat alıp bunu terk edeceğim. Belki de etmem ona o zaman karar vereceğim ama şundan eminim ki yeni hat da alsam bununla da devam etsem genel yaşanılan bir sorun var. GSM hatlarının böyle fütursuzca erişiliyor olması. Mesajlar örneğin. Spam mesajları. Ben Maltepe'li değilim, semtinden de geçmem çünkü ters yönde kalıyor bize. Ama seçim zamanı Maltepe belediye başkan adayları bana mesaj gönderdiler sürekli. Bayram seyran kandil bilumum kutlamaları sağolsun geliyor. Haybeye haberdar oluyorum. Hele şu okul, dershane mevzuları sormayın. İyi ki çocuklarımızın okul kayıtları, dershane kayıtları oluyor. Anam sanki ciğer kokusu almış kediler gibi dört bir koldan sürekli mesaj gönderiyorlar. Bizim dershanemiz falanca da kayıtlar şöyle, bizim okulumuzda kayıtlar böyle, bizim ki, bizim ki... Valla bizden iyi takip ediyorlar çocuklarımızı pes doğrusu. Liseye kayıt yaptıracak öğrencimiz yok ama onlardan bile hala geliyor mesajlar. Buradan duyuruyorum

- Biz artık üniversiteliyiz. İlkokul, orta okul, lise öğrencimiz kalmadıııııı!. :))))




Aslında böyle taciz telefonlarını konuşmadan çat diye kapatıyorum ama bugün biraz deliliğim tutu. Bak şimdi o kıza da acıdım. Sonuçta o da orada çalışan biri. Ha o işi yapmış ha yerleri paspaslamış ne farkeder. Görev vermişler yapıyor. - Yine içimdeki insan sevgisi ayağa kalktı :(  - Ben asıl bu sistemi pazarlama yöntemi olarak kullanıp para kazanan işletmelerden, kurumlardan bunları denetlemeyen, önünü kesmeyenlerden şikayetçiyim. Yıllar önce yine böyle bir pazarlama tuzağına düşmüş biri olarak çooook yakından biliyorum. Allah'tan ucuz atlattım, paramı kurtardım. Anında bankamı bilgilendirip bloke koydurdum ve kartımı iptal ettim. Böylece hesaplarına geçmeden önledim. Ama ya farketmeseydim. Ya internet bankacılığından girip kontrol etmeseydim haberim ancak ekstrem geldikten sonra olacaktı. Kartımdaki -zaten kısıtlı olan- limitim onların hesabına geçmiş olacaktı ki ondan sonra geri almak imkansız olacaktı. Çünkü adamlar öyle bir tezgah kuruyorlar ki elini verdin mi kolunu bırak her şeyini kaptırmış oluyorsun. Ertesi gün tüketici hakları heyetine gidip bir de onlara danıştım. Meğer öyle çok mağdur varmış ki aynı ve benzer firmalardan bana anında müdahale ettiğimden dolayı şanslı olduğumu söylediler. Firma eğer sizi taciz etmeye devam ederse o zaman farklı yöntem izleriz ama şimdilik sizin için bir sorun teşkil etmiyorlar dediler. Kaç senedir bıkmadan hala arıyorlar telefonumun rehberinde "yüzsüzler 1" diye kayıtlı. Neden "1" çünkü böyle yüzsüzlerden biri de ilaçlama firmaları. 6 yıldır düşün yakamdan dememe rağmen ısrarla aramaya devam ediyorlar bu firmada 2. si. Bir kez ilaçlatma gafletinde bulunduk ama hiç memnun kalmadık. Defalarca söylememize rağmen farklı farklı numaralardan arayarak hala daha "ilaçlama zamanınız geldi ne zaman gelelim" gibi sorularla arayabiliyorlar. Eskiden 800'lü numaraları kullanırlardı. Sonra 444 lü numaralardan aramaya başladılar sonra gsm hattı şimdilerde de sabit hatlardan arayarak bizleri şaşırtmaya çalışıyorlar. Çünkü biliyorlar ki numaraları afişe oldu yeni hatlarla aramalara devam diyorlar.



Bazen insanın eşekten düşmesi lazım gelirmiş. Ben de düşenlerdenim. Şimdi hem eşeğimi hem kendimi sağlam kazığa bağlayanlardanım.

Kart kullanmıyorum. Hesabımda param da yok. Ohhh miss. Nakit yaşamak en güzeli. Eskiye dönüş gibisi yokmuş. Kampanyalarda gözüm yok, pazarlama taktikleri bana sökmüyor. Nakitim varsa cebimde ihtiyacım neyse sadece onu alarak hem tüketim israfı yapmıyor hem de canım sıkılmıyor. En son bir bankaya şunu söyledim. "Sizin bankanız beni üzdü, müşteri temsilcim de beni üzdü. Kesmeyin dediğim halde, otomatik ödeme tanımladığım halde hesap işletim ücretini haksız olarak kestiniz. Bu yüzden artık ağzınızla kuş tutsanız benim için değeri kalmadı. Hiç bir önerinizi kabul etmiyor eskileri de yenilemiyorum. Mümkün olan en kısa zamanda da hayatımdan tamamen çıkartacağım bankanızı" Karşımdaki beyefendi "Çok haklısınız malesef hep bu yönde şikayet alıyoruz ve özür dileriz" dedi.

Bilseniz içinizde biriktirdiğiniz haksızlıkları böyle seviyeli bir şekilde karşı tarafa aktarmak nasıl iyi geliyor insana. Hakaret etmeden,çirkinleşmeden, çirkinleştirmeden yapmalı ama. Samimi ve dürüst bir şekilde.





Eh insan yana yana pişiyormuş. Yemek gibi kaynaya kaynaya değil. Biz de yana yana pişiyoruz.

Artık içimden değil dışımdan da söyleyebiliyorum böylesi yüzsüzlere "Hiç tanışmayalım o zaman..."


Sevgi ve muhabbetle güzellik dolu günler...